Mta-türk videolar için tıklayınız.

Bilindiği gibi akıl baliğ olan herkese Ramazan orucu farzdır. Orucun farz oluşunun kaynağı nedir?

Ramazan orucunun farz oluşu Kur’an-ı Kerim’in emrinden kaynaklanmaktadır. Bakara Sûresinin 184. Ayeti Kerimesinde Allah-u Teâlâ:

Ya eyyühellezine amenû kütibe aleykümüs-sıyamü kema kütibe alellezine min gabliküm lealleküm tettekûn” buyurmaktadır.

Bu ayetin meali şöyle “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç tutmak farz kılındı”.

Buradaki “gibi” kelimesinden ne anlamaktayız? Yani onların tuttuğu gibi mi oruç tutun, yoksa başka bir anlamı mı var?

Bunun manası onların tuttuğu gibi oruç tutun değildir. Çünkü hepimizin bildiği gibi İslamiyet’teki oruç tutuş şekli katiyen diğer dinlerdekilere benzemez. Mesela İslamiyet’ten önce de farklı şekillerde oruç tutuş şekilleri vardı. Hinduların tuttuğu oruçta bazı şeyleri yemek yasaktır, bazı şeyleri yemek yasak değildir. Özellikle onlar ateş üzerinde pişmiş şeyleri yemezler, onların orucu budur. Katolikler arasında etin yenmesi yasaktır. Yeme içme açısından bu gibi farklılıklar var, bunun dışında tutuş şekilleri de farklı. Mesela bazıları iki üç gün oruç tutuyorlar, bazıları üç dört gün oruç tutuyorlar vesaire. Onun için bunun manası kesinlikle onların tuttuğu gibi oruç tutun değildir. Manası şudur; İnsanoğlunun hepsine bir sorumluluk verilirse bu, insan için teşvik edicidir.

Mesela eğer bir sorumluluğu sadece bir insana verecek olursak o ben bunun altından kalkamam düşüncesiyle bu sorumluluğu yerine getirmeyebilir, ama eğer benden önce şu şu milletler veya milyonlarca insan bunu yapmışlardı başarmışlardı bunu bilirse o zaman o da büyük bir coşkuyla bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışır. Nitekim bu ayetteki gibinin manası teşvik mahiyetindedir. Bakın sizden öncekiler, sizden daha faziletli olmadıkları halde bunu başarmışlarsa siz de bunu başarırsınız. Burada bir soru akla gelebilir. Neden her ümmetin oruç tutuş şekli farklıydı? Yani birileri ateşte pişmiş olanı yemiyor, birileri et yemiyor vesaire. Onun da her devire göre bir hikmeti var, İlahî kanunun mutlaka bir hikmeti var. Mesela bir millet eğer çok et yiyorsa, Allah-u Teâlâ onlara şunu anlatmak istedi ki, sebzelerin de insan ahlakı üzerinde etkisi vardır. Nitekim insanların bazı günlerde et yemeyip de sebze de yemeleri lazım. Dengeli beslenmesi lazım, bunu anlatmak için onlara belli günlerde etin yenmesini yasaklamış olabilir. Yani her oruç tutuş şeklindeki farklılıklar İlahî hikmetten kaynaklanmaktadır. İslamî oruca bakacak olursak, her akıl ve baliğ olan yani her aklı başında olan ve yetişmiş olan erkek ve kadına oruç tutmak farzdır. Ha bu ne demektir. İnsan iki şeyin kullanışını kendine yasak edecektir. Birincisi; hiçbir şey yemeyecek içmeyecek, ikincisi ise; karşı cins ile olan ilişkiden kendini koruyacaktır. İslam orucu bundan ibarettir. İslamiyet’in orucu ile diğer ümmetlerin orucu arasında başka bir fark vardır. O da İslam orucu sabah imsak ile başlar ve akşam hava kararınca sona erer ve yasaklar kalkar.

Gelelim bu demin okuduğumuz ayetin son bölümünde ki “lealleküm tettekûn”  kısmına. Siz korunasınız diye oruç size farz kılındı. Allah-u Teâlâ diyor ki siz korunasınız diye. Peki, neden korunasınız?  Bu önemli bir mesele! İttika kelimesini kullanmıştır Allah-u Teâlâ, ittika kelimesinin bir anlamı kalkan demektir, yani siz kalkan edinesiniz diye oruç size farz kılındı. Şimdi neye karşı oruç kalkandır? İnsan içinde iki türlü zaaf vardır. Birincisi bir şer insana dokunur, ikincisi de insan bir hayır bir iyilik yapmaktan mahrum kalabilir. Birincisini açıklayacak olursak, mesela insan gitti birisini öldürdü bir şerre bulaştı. İkincisi de mesela benim annem babam evimden çıktı gitti. Görünürde belki maddi açıdan aileden iki kişinin azalmasıyla masraflar azalmıştır. Görünürde bu iyi bir şey ama insan bir hayır yapmaktan mahrum kaldı. Şimdi muttaki kimdir? Tettekûn; takva sahibi olasınız korunasınız. Her şerden korunmuş olan ve her hayra ulaşmış olan. Her hayrı yapmaya çalışan insan muttakidir, takva sahibidir. Ve siz her şerden korunmak ve her iyiliğe ulaşmak isterseniz o zaman oruca başvuracaksınız, bunun yolu da oruçtur. Bunun dışında, nelerden korunasınız? Allah-u Teâlâ şundan veya bundan korunasınız demedi, açık bıraktı ve korunasınız dedi. Mesela oruç bir manada dini bir konudur, başka bir açıdan da dünyevi bir konudur. Allah-u Teâlâ bunu farz kılmıştır, sevabı vardır vesaire bunlar dini yönüdür. Öbür tarafta da az yeme içme ve oruç tutmanın insan sağlığı üzerinde olumlu etkisi vardır. Ha o zaman bu ayetin manası şu olur. Her türlü dini ve dünyevi şerden korunasınız diye ve her türlü dini ve dünyevi hayra ulaşasınız diye oruç size farz kılındı.

Sonra başka bir manası şu; insan oruç tuttuğu zaman sabahtan akşama kadar aç kalmak suretiyle Allah için zorluğa katlanıyor ve böylece Allah-u Teâlâ onun günahlarını affeder. O zaman bir manası şu olur; siz günahın kötü sonuçlarından korunasınız diye oruç size farz kılındı.

Sonra insan Ramazan ayında fakir kardeşlerine iyi bakmaya çalışır. Resulullah sav’in sünnetidir, sahabeyi kiram anlatır; Peygamber Efendimiz sav’den daha cömert kimseyi görmedik ama Ramazan ayında Resûlüllah sav karşısında durulamayacak sert ve hızlı esen rüzgâra benzerdi[1] ve onun cömertliği karşısında kimse duramazdı. Şimdi bir Müslüman Ramazan ayında fakir kardeşlerine bakar onların ihtiyaçlarını gidermeye çalışır. Milletlerin ve ümmetlerin çöküşünü inceleyecek olursak, ümmetler ve milletler ferdiyetçi olunca çökmüşler. Mesela her insan benim malım ancak bana ait başkasına harcamam dediği zaman, o milletler zaman içinde çökmüştür, tarih bize bunu göstermiştir. Nitekim burada korunasınızın manası şu olur, ümmetçe çökmekten korunasınız diye.

Sonra oruç bize meşakkat öğretir, sıkıntılara zorluklara katlanmayı öğretir. Ve eğer bir millet zorluklara alışıyorsa, zorluklara rağmen adımını ileriye atmayı başarabiliyorsa o millet hiçbir zaman gerilemez. O zaman da ayetin manası şu olur, siz gerilemekten korunasınız diye. Bunun çeşit çeşit manaları vardır. Mesela oruç bize ne anlatır, (çünkü İslamiyet’in bütün ibadetleri bize bir ders vermek ister) insan helal olan şeyleri yani hakkı olanı yiyor, haram olan şeyleri yemiyor. Ramazan gelince insan hakkı olan yani helal olan şeyden dahi vazgeçiyor ve şunu demek istiyor “Ey Rabbim! Ben seni o kadar seviyorum ki senin sevginden ötürü hakkım olandan dahi vazgeçerim” Şimdi dünyada hakkı istemeyi herkes bilir, ama başkasına hakkını vermek marifettir, hak istemek marifet değildir. İnsanlar hak vermeyi, kendi hakkından vazgeçmeyi öğrenirlerse o zaman dünyada barış ve huzur olur, fitne ve fesat kalkar. Çünkü dünyada fitne ve fesadın temeline baktığımız zaman arkasında yatan şey nedir? Hep hakkı istemektir. Yani insan diyor ki ben ona zulmetmedim haksızlık etmedim ama o benim hakkımı çiğnedi. Ben kavga edeceğim, ben hakkımı söke söke alacağım diyor. Bu ayet bize şunu anlatıyor “Lealleküm tettekûn” siz fitne ve fesattan korunasınız diye, çünkü oruç bize bir ders vermiştir, bir şey anlatmıştır. Bunun dışında oruç bize fedakârlığı öğretir. Ne manada fedakârlık? İnsan aç kalıyor uykusuz kalıyor, Allah rızası için bu tür şeylere katlanıyor. Şimdi dini hizmetlerle meşgul olan insanlar bilirler ki, din hizmeti için dışarı çıktıkları zaman insan ailesinden uzak kalır, uykusuz kalır, aç kalır ve böylelikle Ramazan bize din için fedakârlığı öğretmeye gelir, yani Allah’ın dini için fedakârlık yapmayı öğretir.

Sonra sufiler tasavvufun özü üç kelimeden ibarettir derler.  Nedir o? Az konuşmak, az yemek ve az uyumak. Bu manada Ramazan içinde biz bu üçünü buluruz. İnsan oruç tuttuğu zaman ister istemez az konuşmaya çalışır, boş konuşmaz, zamanını zikirle geçirir. Çünkü Resûlüllah sav eğer bir insan oruç tutmuşsa ve oruç tuttuğu halde yalan söylemeye devam ediyorsa dedikodu yapmaya devam ediyorsa böyle kimsenin aç kalmasını Allah-u Teâlâ istemez, buyuruyor.[2] Allah-u Teâlâ’nın böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Mümin insan oruç tuttuğu zaman az konuşur. Ramazan boyunca az yemek yer ve bir de uykusunu azaltıyor. İnsan teheccüde kalkıyor, daha çok ibadete yöneliyor, bunlardan dolayı Ramazan tasavvufun özüdür. Bunun dışında eğer bir insan Ramazan ayı içerisinde devamlı bir ay dilini tutabildiyse bu ona şunu gösterir ki eğer istersen sene boyunca da diline sahip çıkabilirsin.

Sonra oruç bizi neden korumaya gelir? Mesela fakir insan diyebilir ki “Zengin insan kardeşine iyi bakar, diğer insanlara veya diğer Müslümanlara parası olduğu için bakabilir, onun için Ramazan ona bir şeyler getirdi, onun için müjdedir ama bana ne getirdi, benim hayatım zaten hep açlıkla geçti. Peki, Ramazan bana ne getirdi. Bu ayet, yani “lealleküm tettekûn” fakirler için de büyük müjdedir. Yani şunu anlatmak ister ki; bakın eğer isterseniz açlık sizi Allah’a yaklaştırır, isterseniz siz Allah’a dost olabilirsiniz bu açlık sonucu. Çünkü Allah-u Teâlâ “Oruç benim içindir; onun karşılığını ben vereceğim.”[3] Yani diğer iyiliklerin mükâfatı farklıdır, ama orucun mükâfatı ancak bana aittir buyurdu. Ramazan ayının orucuna da bakacak olursak, bu da bir manada açlıktır. Ve bu açlık sonucu insan Allah’a ulaşıyor. Neden Allah’a ulaşıyor, Allah’ın hoşnutluğunu kazanıyor; çünkü o bu açlığa Allah için katlanıyor, o zaman oruç bize şunu anlatıyor; eğer sen hayatının hangi döneminde olursa olsun, senin açlığın eğer Allah içinse ve Allah’ın emir ve yasaklarını ihlal etmiyorsan, o zaman bu açlık seni Allah’a ulaştırır. Bizim bildiğimiz bir şey var, dünyadaki gelmiş geçmiş peygamberlerin büyük çoğunluğu fakir insanlardı, yani bunlardan birkaç kişi padişah olmuştur, birkaçı istisnadır ama peygamberlerin çoğu fakir insanlardandı. Ve o insanlar genelde aç kalmışlar çeşitli sıkıntılara katlanmışlar ve Allah’a ulaşmışlar. Çünkü onların sıkıntılarının sebebi neydi? Allah’ın rızasını kazanmak. Ve onlar o açlık sonucu Rablerine ulaştılar ve böylece bir örnek teşkil ettiler fakirler için ki bakın açlık sizi yok etmeye sizi helak etmeye değil, sizi Allah’a yaklaştırmaya geldi.

Sonra Ramazan’ın faydasına geldiğimiz zaman, Ramazan bize başka bir şey öğretir. O nedir? Allah’ın sıfatlarına benzemek.  Kur’an-ı Kerim’de Allah-u Teâlâ “Sıbğatallah ve men ahsenü minellahi sıbğa” der. Yani “Allah’ın rengiyle renklenin, Allah’ın renginden daha güzel hangisi olabilir”[4] diyor. Ne demek Allah’ın rengiyle renklenmek, Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlanmak? İnsan ne yapabilir, Allah’ın sıfatlarına benzemeye çalışabilir. Ramazan ayı bize bunu da sağlıyor. Bir mümin Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarını yaşamak ister, ama onun en büyük sıkıntısı nedir? O’nun sıfatlarını tam manasıyla yaşayamaz, ancak benzeyebilir ve Ramazan bunu sağlıyor. Ne şekilde? Bilindiği gibi Allah-u Teâlâ hiç uyumaz, ama bir insan için uyumamak mümkün değildir. Ne olabilir? İnsan az uyuyabilir ve bu şekilde Rabbine benzemeye çalışabilir. Allahü Teâlâ hiç yemez ve Ramazan ayında da bir mümin az yemek yemekle biraz da olsa Rabbine benzemiş oluyor. Böylelikle Ramazan ayı sayesinde Kur’an-ı Kerim’in bu emrini de uygulamış olur. Sonra Allahü Teâlâ’dan sadece hayır meydana gelir, yani Allah-u Teâlâ hiçbir zaman kimseye zarar vermek, kimseye şerrin bulaşmasını istemez. Ve Ramazan ayında insan bu manada da Allah-u Teâlâ’ya benzer. Çünkü insan şunu ister, her manada benden diğerlerine hayır dokunsun ve böylece de Rabbine benzemeye çalışmış olur.

Bunlardan başka Ramazan’ın en büyük faydası keşif ve ilham yollarının açılmasıdır. En büyük faydası bu. Bunu bize bu ümmetin büyükleri sık sık kendi tecrübeleriyle anlatmışlardır. Ümmet büyükleri dedim çünkü Resûlüllah sav zaten bunu kaç kere anlattı, Kuran-ı Kerim bahsetti. Bu neden kaynaklanıyor. Allah-u Teâlâ’nın bir kanunu var. Allah-u Teâlâ kendi lütuf zamanlarını sık sık kullarına sunar. Mesela beş defa namaz vakti gelir. Eğer benim kulum bir vakitte faydalanamadıysa belki ikinci vakitte, belki üçüncü dördüncü beşinci vakitte faydalanır diye. Sonra ne olur ertesi gün tekrar gelir, belki dün faydalanamadıysa bu gün faydalanır manasında.

Şimdi, Kur’an-ı Kerim Ramazan ayında inmişti bunu hepimiz biliyoruz. Allah-u Teâlâ kendi kuluyla Ramazan ayında konuşmuştu ve en güzel şekilde konuştu. Nitekim Ramazan ayı geldiğinde Allah-u Teâlâ bu âdetini bu sünnetini, bu kanununu tekrarlar ve kendi kullarını mukaleme şerefine nail eder. Bu manada Ramazan bize çok büyük lütuflar getiriyor ve en büyük faydası da bu. Mesela bir insan sene boyunca Allah’a yaklaşmaya çalışmış ama bütün samimiyetine rağmen bazı eksiklikleri kalmış bunu becerememiş veya bunu elde edememiş, Ramazan geldiği vakit Allah-u Teâlâ’nın rahmeti coşar ve Ramazan ayında böyle bir kula Allah-u Teâlâ keşif ve ilham yollarını açar. Sorulması gereken şey şudur. “Neden oruç bütün bir yıl içine ikişer üçer gün dağıtılmamış bir ay ile sınırlı kalmıştır? Bütün bir yıl boyunca insanlar bu feyizlerden istifade etseydi daha iyi olmaz mıydı?” Aslında bir ay ile sınırlı olan Ramazan orucudur. Orucun bereketlerini anlatmak için bunun devamlılığı şarttır. Şunu düşünelim ki, ordular içinde bazı birimler var, bunların bir kısmı iki ay üç ay devamlı bir alıştırma içinde tutulur ve bir savaş çıktığı zaman ilk önce bunlar gönderilir çünkü hazırdırlar bunlar. Şimdi Ramazan orucu bize şunu anlatıyor ki, mümin şeytana karşı ne zaman savaş varsa her zaman kendini savunmaya hazırdır. Ramazan orucu bunu anlatıyor ama Ramazan orucunun bereketini tatmış insan için Allah-u Teâlâ sene boyunca bunun bereketinden faydalansın diye rahmet kapısını açık tutmuştur ve bir mümin eğer isterse her gününü Ramazan yapabilir, her saatini Ramazan gibi yaşayabilir. Nitekim Resûlüllah sav bunu yapmıştır ve kendisinin sünnetidir, Ramazan dışında da oruç tutardı. Bunu açıklayacak olursak, Ramazan orucu farz oruçtur. Yani farzın manası şu; eğer herhangi bir sebepten dolayı bu oruç tutulmazsa insan üzerinde borç vardır ve Ramazandan sonra bunu tutmakla mükelleftir. Ama bunun dışında başka oruçlar vardır. Buna vacip oruç diyebiliriz, mesela adak orucu.

Allah-u Teâlâ bize bunu farz etmemiş ama insan sanki kendi kendisine bunu farz ediyor, diyor ki benim şu işim olursa ben iki oruç tutacağım veya beş gün oruç tutacağım. Veya mesela Perşembe ve Cuma günü oruç tutacağım. Şimdi o zaman bu orucun tutulması vaciptir. Eğer üç gün oruç tutacağım dediyse ve zamanını bildirmediyse o, üç gün oruç tutacak, sene içinde istediği herhangi üç gün. Ama zamanını bildirdiyse o zaman o tarihlerde oruç tutmak zorundadır. Bunun dışında nafile oruçlar vardır. Şunu da söyleyelim. Farz orucun kazası varken, diğer mesela nafile orucun kazası konusunda ihtilaf vardır. Yani farz orucu tutmadıysa kesinlikle bunu kaza edecek yani sonra tutacak ama nafile oruç konusunda şöyle deniliyor. Hanefilere göre nafile oruç tuttuysan ve bunu bir şekilde bozduysanız veya bozulduysa bir şekilde bunu tekrar tutacaksınız, malikiler farzdır bunun kazası diyorlar, bazıları hayır gerek yoktur şeklinde ihtilaflar var. Ama uygun olan şudur, nafile ibadetler Allah’a olan sevgiden dolayıdır, onun için eğer insan tutamadıysa onun yerine tutmalıdır, daha güzeldir. Çünkü insan sevdiği kimseye her zaman hediyeler takdim eder, ona sürprizler yapar.

 


 

[1] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6, Savm 7; Müslim,Fezâil 48, 50

[2] Buhârî, Savm, 8

[3] Buhârî, "Savm", 2, 9; Müslim, "Sıyâm", 30

[4] Bakara Suresi, Ayet:139


Related news items:
Newer news items:
Older news items:

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 20 sayısı

Müslümanlar için Ahmediye Cemaati'nin fedakarlıkları

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 151

Bilgi edinmek her Müslüman’ın görevidir. Bilginin sınırı yoktur. İnsan daha önce hiç bilmediği konularla karşılaşabilir. Yeni bir k...

Video

Downloads: 52

2010 Yılı Uluslararası Yıllık toplantıda Huzur'un (ATBA) 1. gün yaptığı açılış kon...

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Duyurular

Bu gece özellikle dünyanın batısı, dansla meşgulken, alkol tüketirken ve heyecanlanırken, biz yeni yılda O’nun emirlerine itaat duygusunu koruyarak, inancımızı geliştireceğize ve bütün davranışlarımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda şekillendireceğimize, Allah’ın huzurunda söz vermeliyiz.

Allah’ın varlığı konusunu bir tarafa koyarsak, Kurtuluş sorusu belki de üzerinde durulması gereken en önemli konudur. Gerçek Kurtuluş nedir? İlahi Adalet ile birlikte orijinal günah ve reenkarnasyon kavramı gibi yanılgılar doğuran keyfi tanımları nedeniyle “Kurtuluş” konusu karışık bir hal aldı ve önemi anlaşılamadı. Öte yandan İslam, konu hakkında aslında tutarlı ve rasyonel bir anlayış sunuyor. Diğer taraftan günümüz dünyasında karşılaşılan sorunlara yer veren:

-          Dünyevi sıkıntılardan necat mümkün müdür?

-          İbtila ve azabın farkınedir?

-          Günahtan tamamen kurtulmak; necat bulmak mümkün müdür?

-          Günaha olan meyilden kurtulmak mümkün müdür?

-          Necata doğru ilerliyor olmanın belirtileri nelerdir?

Sorularına da bu kitabımızda cevap bulacaksınız.

 

Kitap için tıklayın

Namaza yeni başlayacaksanız, veya zaten kılıyorsanız,

bilmeniz gerekenleri bulacağınız bölümümüz açıldı.

TIKLAYIN...

Bu kitap, manevi arayış içindekiler için ilmi gerçekleri çok pratik ve herkesin anlayabileceği bir dille anlatan ve manevi yolculuğunuza rehberlik vasfı olan bir kitaptır. Ahmediye Cemaati’nin İkinci Halifesi olan kitabın sahibi Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed, kitabında konunun ehemniyetini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Bu öyle bir konudur ki her insanın aklına gelir, kalbini gıdıklar. Birçok insan bunu bana sormuş ve varsa bir reçete talep etmiştir. Soru şudur;

“İnsan hangi yöntemlerle kötülükten arınabilir, iyilikleri cezp edebilir? “

Genellikle verilen cevap. “İyilik yap işte, kötülüklerden de sakın” şeklindedir. Ama herkesin çok iyi bildiği gibi birçok insan “biz Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduk, hadis kitaplarını ezberledik, Vâdedilen Mesih’in yazdığı kitapları da okuduk ama tam olarak günahtan arınmış, iyilikleri cezp etmiş sayılamayız. Şimdi söyleyin; bizim ilacımız nedir?” diyorlar.”

Umarız manevi yolculuğunuzda yolunuzu aydınlatmaya vesile olur.

Kitap için tıklayın

Bir sonraki yemeğin nereden geleceğini 1 milyar kişi bugün merak ediyor, hatta güvenli içme suyu, uygun barınak, tıbbi yardımı da. 1 milyar kişi herhangi bir umut olmadan mücadele ederek bekliyor. Humanity First Yoksul insanların yoksulluğunu azaltmak için Afrika, Asya ve Latin Amerika bölgelerinde genelinde çalışıyor. Bu ay, yardımına ihtiyacım var, diyor...

Haydi yardım elini uzatın:

Fazal Ahmad is fundraising on JustGiving for Humanity First

 

Berakat-üd Dua

Yazan: Mirza Gulam Ahmed

Aligarh Müslim Üniversitesi’nin kurucusu Sir Seyyid Ahmed Han, Hindistan’daki Müslümanların çok önemli bir lideriydi. O, yeryüzünde meydana gelen her olayın kaza ve kadere tabi olarak gerçekleştiğine inanmaktaydı. Başka bir ifadeyle onun düşüncesine göre; Yüce Allahccher şeyi önceden tayin ettiği için, dua eden bir kimse, ettiği duanın sevabını ancak ahiret yaşamında bulacaktır ve dua vasıtasıyla bu dünyada bir değişiklik yaratmak mümkün değildir.

Berekâtü’d Dua, Müslüman Ahmediye Cemaatinin kurucusu Vadedilen Mesih ve Mehdi Hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyani’ninas, Sir Seyyid Ahmed Han’ın yukarıda beyan edilen inancını reddetmek üzere kaleme aldığı eseridir. Eser ilk olarak Kadiyan’da bulunan Riyaz-ı Hind Matbaasında, Hicri 1310 senesinin mübarek Ramazan ayında yayınlanmıştır. Kitap için tıklayın...


Namaz

Namaz nedir?

·     Namaz, bir kimsenin ihtiyaçlarını gidermesi için, tevazu ve acz ile Allah'ıncc huzurunda, O'na boyun eğmesidir.

·     Namaz,  Allah'acc karşı duyulan aşk, O'nun korkusu keza kalbin onun zikri ile meşguliyetidir.

·     Namaz bir insanın, O olmadan gerçekten hayat bulamayacağı ve de emniyet ile mutluluk yollarına erişemeyeceği, yüce şanlı Rabbinecc hitaben yalvarışıdır.

·     Namaz en yüce düzeyde bir ibadettir.

·     Namaz sadece bedeni bir durum ve hareket değildir. Farklı namaz hareketleri saygı, tevazu ve aczin göstergeleridir.

·     Namaz, günahtan uzaklaşmanın bir aracıdır. Hiçbir yol insanı, namazdaki kadar Allah'acc yakın kılmaz.

·     Namaz, ibadette bulunan bir kimsenin takvasının etkin bir ölçütüdür.

·     Yüce Allah'ıncc  lütfu ancak namaz yoluyla elde edilir. Kitap için tıklayın...

Suriye'ye Humanity First ile yardım ulaştırın

Humanity First Web sayfası için tıklayın.

Galerimiz Resimler