Mta-türk videolar için tıklayınız.

Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin doğumundan önce Yemen’de Zünüvas Himyeri padişah hüküm sürmekteydi. O, Yahudi idi ve Hıristiyanlara düşman idi.

Bir defa ona çok aşırı öfke geldi. Bu yüzden ülkesindeki yirmi bin Hıristiyanı tutuklattırdı ve hendeklere doldurup canlı canlı ateşe verdi. Onlardan Suğliban isimli biri kurtulmayı başararak kaça kaça Rum Kayserinin yanına ulaştı. Oraya varınca her şeyi anlatıp, bu katliam ve zulümün intikamı alınsın diye yalvardı. Kayser kendisi de Hıristiyan’dı, o yüzden o çok öfkelendi.

O devirde iki saltanat çok tanınmış ve kuvvetliydi. Dünyanın büyük bir bölümü onların kontrolü altındaydı, bir kısmında ise direk olarak iktidarları olmamasına rağmen güçlerinden dolayı onlar bu iki saltanata itaatkar idiler. Bunlardan biri Rum saltanatıydı, onun padişahına kayser denirdi. İkincisi, padişahına kisra denilen İran saltanatıydı. Bu günlerdeki Rusya ve Amerika gibi. Bugün Rusya ve Amerika arasında çekişme olduğu gibi o günlerde de Kayser ve Kisra arasında savaşlar olurdu. Bu savaşlar yüzünden Rum kayseri yılın büyük bölümünü Şam’da geçirirdi.

 

Suğliban isimli bu Hıristiyan Şam’da Kayser’in yanında feryad edince o, Habeşistan kralına, “Hıristiyanların katledilmesinin intikamını alın,” diye bir mektup yazarak verdi. O zaman Habeş kralına Necaşi deniyordu.

Şah Necaşi, Eryat ve Ebrehe Bin Essabbah adlı iki generalinin gözetiminde Yemen’e ordu gönderdi. Askerler Yemen’e varınca Himeyri padişahına saldırdılar. Kuvvetli bir savaştan sonra Yemen hükümeti yenildi ve orada Hıristiyan bir hükümet kuruldu.

Bir müddet sonra Eryat ile Ebrehe arasında anlaşmazlık ortaya çıktı. Çaba sarfedilmesine rağmen barışmadılar ve savaşmaya hazırlandılar. Fakat, kavmin menfaatlerini göz önünde tutarak kişisel kavgalarına orduyu karıştırmamaya karar verdiler ve ikisi kendi aralarında düello yapmayı kararlaştırdılar. Kim diğerini öldürürse o fatih olacak ve hükümet ona geçecek.

Nihayet ikisi karşı karşıya geldiler. Eryat çok hızlı bir şekilde Ebrehe’nin başına hamle yapmak istedi fakat onun yüzüne isabet etti. Bu yüzden onun yüzünün bir bölümü, yani yanağı ve burnu çok kötü bir şekilde yaralandı. Bu sırada Ebrehe’nin kölesi efendisinin sevgisiyle Eryat’a arkadan hançerle saldırdı ve onu yıktı. Ebrehe’nin yarası çok derindi, yavaş yavaş iyileşmesine rağmen yüzü daimi olarak çirkin kaldı. Şimdi o tek başına Yemen hükümetini el geçirdi.

Şah Necaşi’nin bundan haberi olunca çok üzüldü ve Eryat’ın öcünü Ebrehe’den alacağına yemin etti. O devirde birisi zelil edilmek istenirse onun alnındaki saçlar kesilirdi. Nitekim o, Ebrehe’nin saçını kesip onun memleketinde ayağının altında çiğneyeceğini ilan etti.

Ebrehe bunu öğrenince, kendisi saçını kestirdi ve Yemen toprağı ile birlikte Padişaha gönderdi ve şöyle yazdı: İstediğiniz gibi saç da toprak da hazırdır, istediğinizi yapınız. Ben yaptığımdan pişmanım, fakat kusur her ikimizindi, eğer o beni öldürseydi kral o olacaktı. Şimdi olan oldu, o da sizin kulunuzdu ben de. O yüzden bu kölenizi affedin, ben daima size itaatkar olacağım.[1]

Şah Necaşi ile ilgili, fıtraten iyi ve ağırbaşlı birisi olduğu tarihte yazılıdır. O, Ebrehe’yi affetti ve Yemen valisi ilan etti. Bunun üzerine Ebrehe, hoşnutluğunu ve bağlılığını göstermek için Yemen’de görkemli bir kilise yaptırmaya karar verdi.

Kilise yaptırmak için uzak uzak yerlerden mühendisler çağırdı. Değerli ağaçlar ve en iyi ressamları topladı. Onlar son derece yüksek ve görkemli bir kilise yaptılar. Bu kilise o kadar yüksekti ki ona bakıldığında şapka düşerdi. Bu yüzden Araplar onun adını “kalis” yahut “kilis” koydular. Ebrehe kilise yaptırmakla yetinmedi, onun kalbinde bir de heves oluştu ki, Araplar Kabe’yi bırakarak bu görkemli kiliseye hürmet ve tazimde bulunsunlar.[2] O bu temennisinden Şah Necaşi’ye de bahsetti.

Arap halkının Ebrehe’nin bu hevesinden haberi olunca, çok öfkelendiler. Bu da ne demektir. Kabul edelim ki o, kiliseyi çok güzel yaptı, birçok kıymetli ağaç kullandı, onun renkleri de çok güzel oldu, fakat bu demek değil ki biz bu mukaddes evden yüz çevirelim. Bu ev bizim atalarımızın fedakarlıklarının nişanıdır. Milletimizin birliğinin merkezidir. Bunlardan başka bu evde birçok yücelik ve bereketler de vardır. Biz bunu nasıl bırakabiliriz, öyle yaparsak onun azametine gölge düşecek. Sanki daha önce herhangi bir kilise yapılmadı mı? Abesniya’da ondan daha büyük ve daha görkemli kiliseler var. Üstelik Yemen devleti ona bağlıdır. Kayserin saltanatı denilen Roma imparatorluğu da çok güçlü ve sağlamdı. Onlarda da binlerce kilise vardı, üstelik Habeş krallığı bile onların altındaydı. Fakat hiçbir zaman Roma bile Arapların Kabe’yi terk etmesi için çabalamadılar. Peki, bunların bu yaptığı nedir?

Arap kabilelerinin başkanları bu konuyu daha dikkatli inceleyince anladılar ki bu, Kabe’nin saygınlığını azaltmaktır, böylece onlar Arapların birlik ve beraberliğini yok etmek istiyorlar. Bunun üzerine daha da galeyana geldiler. Onlar her şeye tahammül edebilirlerdi fakat Kabe’nin saygınlığının yok edilmesine dayanmaları mümkün değildi.

İnsan ne zaman çok aşırı coşkuya kapılırsa, onun aklı mantığı kalmaz. Benü Fukaym kabilesinden genç birisi de aynen böyle oldu. Bu gün dünya onun ismini bilmez, fakat Kabe’nin hatırı için yaptığı delice hareket bütün dünyaca mağlumdur.[3] O, Sanaa’ya (Yemen’in bir kasabası) gitti. Kilisenin bekçileri ile görüştü ve bir şekilde onlardan kilisede kalmak için izin aldı. Bir gün bütün insanlar bir yere gittiler, o da geceleyin kilisenin tam ibadet edilen yerine pisledi ve onu da iyice sürdü, sonra da kaçtı. Sabahleyin temizlik yaparken bir de baktılar ki tam ibadet edilen yere büyük abdest yapılmış. Bunu başkanlarına haber verdiler. Onlar Ebrehe’ye bu işi bir Arab’ın yaptığını söylediler, çünkü gece sadece o vardı, şimdi kayıptır. Ebrehe, böyle bir şey neden yapılabilir diye sorunca onlar dediler ki; Siz Araplara Kabe’yi bırakıp bu kiliseyi tavaf edin diye emretmiştiniz. Onlar şunu anlatmak istiyorlar ki, Kabe ibadet etmek içindir ama sizin yaptırdığınız kiliseye ancak bu yapılır.

Bunu duyunca Ebrehe küplere bindi. Araplardaki bu ne cürettir? Benim yaptırdığım kiliseye bu saygısızlığı nasıl yapabilirler? Ebrehe, Mekke’nin üzerine yürüyüp Kabe’de taş üstünde taş bırakmayacağına yemin etti.

Bundan sonra bir olay daha oldu. Kureyş’den birkaç genç Sanaa’ya gittiler ve kilisenin yanında kaldılar. Orada bir işten dolayı ateş yaktılar. Rüzgar kiliseye doğru esmeye başladı ve biraz kıvılcım binaya sıçradı. Kilisede yağ kullanıldığı ve yağ da çabuk ateş aldığı için yangın çıktı ve kilisenin bir kısmı mahvoldu. O zaman Ebrehe kesin olarak inandı ki Kabe var oldukça Araplar bu kilisenin yüceliğini kabul etmeyecekler. Böylece onun kalbi Mekke’ye karşı nefretle doldu. Ebrehe bir plan yapıp kendi adamlarını, Arap liderleri toplayıp savaş yapmadan halkı kiliseye meylettirmeleri için gönderdi. Onlara hac için bu kiliseye gelmeleri söylendi. Huzaa kabilesinin iki büyük başkanı, Muhammed Bin Huzaai  ve Gays Bin Huzaai geldiler. Onlar Hıristiyan değillerdi, fakat hediye ve ikram hırsı onları kör etmişti. Bu ikisi Mekke halkını toplayıp onları ikna etmeye çalıştılar. Zamanın hakimi (güçlü olanı) ile ilişkileri iyi tutun, onun sözünü kabul edin, kiliseyi tavaf edin. Eğer böyle yaparsanız Arapların durumu da düzelecek, burası da ilerleyecek.

Bu iki adam Benü Kenane bölgesine ulaşınca, Mekke halkı bu propagandayı öğrendi. İşin aslından emin olmak için Hezil Kabilesinin reisi Urve Bin Hıyaz’ı yolladılar. O, Benu Kenane’ye vardığında o iki reisi, Arapları Kabe’ye ibadet ve tavaf yapmaktan alıkoyup kilisenin şanından bahsettiklerini gördü.

Daha ne olacaktı. O kendi kendine, kavim ile istişare etmeye ne gerek var diye düşünüp kendisi onun ilacını buldu. Okunu yayını çıkarıp Muhammed Bin Huzaai’nin göğsüne nişan aldı. O aynı anda öldü, diğeri ise kaçıp bu olayı Ebrehe’ye haber verdi. Ebrehe, elçisi öldürüldüğü için öfkeden deliye döndü. O, Kabe varoldukça kilisenin saygınlığının asla tesis edilemeyeceğine kesin olarak inandı.

Bir rivayete göre o, yirmi bin asker topladı, dokuz tane de fil vardı. Bu fillerin lideri olan filin adı Mahmud idi ve ona Ebrehe biniyordu.

Böylece onlar Mekke’ye doğru yola çıktılar. Onların gelişinin haberi bir anda bütün Arabistan’a yayıldı. Araplar arasında bir coşku, bir telaş başladı. Zunefer Himeyri isimli birisi bu coşkuyu daha da artırdı. Bazı Arap kabileleri de onun bayrağı altında toplanmaya başladı. Sanaa’dan çıkan Ebrehe’nin ordusu ilk olarak Zunefer Himeyri’nin ordusu ile karşılaştı. Onlar bu kadar büyük bir güce karşı koyamadılar ve yenildiler ve Zunefer tutuklandı. Öldürülmek üzereyken o, beni öldürmeyin hapsedin, belki bir işinize yararım dedi. Ebrehe de kabul etti.

Kuzeyde Haş’am kabilesinin bölgesine ulaştıklarında, bir diğer büyük ordu onları beklemekteydi. Onların lideri Nufeyl Bin Habib idi. O da bu kuvvetli orduya karşı koyamadı ve sonunda tutuklandı. O da Zunefer gibi, canının bağışlanmasını belki bir işlerine yarayabileceğini söyledi. Ebrehe onu da tutukladı.

Ebrehe, ilerleye ilerleye Taif’e vardığında oranın lideri Mesud Bin Matab karşı koymak yerine onları saygıyla karşıladı. Bunun sebebi tarihte şöyle anlatılır: Taiflilerin putu lat idi, onu bir puthane yaparak oraya yerleştirmişlerdi. Taif halkı Kabe’yi tavaf etmesine ve adaklarını oraya adamalarına rağmen, puthanelerinin Kabe gibi saygın olmasını temenni ederlerdi. Nitekim onlar, Kabe yıkıldığında bizim puthanemizin mertebesi yükselecek düşüncesiyle Ebrehe’ye destek verdiler ve Ebu Reğal isimli kişiyi de askerlerin yanına rehber olarak verdiler.

Ebrehe’nın askerleri Mağmas adlı yere ulaşınca Ebu Reğal öldü. Belki de o Kabe’ye vefasızlığın korkusuna kapılıp öldü. Mağmas’a vardıklarında Ebrehe, Esved Bin Maksud’u, yanına biraz asker vererek, Mekke’nin yakınlarına durumu öğrenmek için yolladı. Bu adam, zaruri malumatı elde edip dönerken vadide otlayan hayvanları da alıp getirdi. Bunlar arasında çok sayıda deve vardı ve onlardan iki yüz deve Kureyş’in lideri hazret Abdulmuttalib’e aitti.

Bu şekilde hayvanlar kaybolunca Mekkeliler, saldırının yapılmak üzere olduğunu anladılar. Mekke’de yaşayan Kenana, Hezil ve Kureyş’in liderleri bir araya gelip ne yapacaklarını düşünmeye başladılar. Hepsi ittifak ile bu kadar büyük askere karşı koymanın mümkün olmadığı görüşüne vardılar.

Bu tarafta Ebrehe, kendi özel adamı Himeyri kabilesinden Hıyata’yı Mekkelilerin yanına gönderdi. O, liderlerinin kim olduğunu sordu, Abdulmuttalip denildi. O, hazret Abdulmuttalib’in yanına gitti ve Ebrehe’nin mesajını iletti: “Ben sadece Kabe’yi yıkmak istiyorum, Mekkelilere sıkıntı vermek maksadında değilim ve sizlerle bir düşmanlığım yoktur. O yüzden canlarınızı zayi etmeyin. Bir tarafa çekilin ve Kabe’nin yıkılmasına izin verin.”

Hazret Abdulmuttalip şöyle dedi: savaşmaya bizim de niyetimiz yok, biz aramızda istişare ettik, yirmi bin kişilik bu kadar büyük askerle biz savaşamayız. Fakat bu mukaddes ev ile ilgili bizim inancımız şudur ki bu, Allahın evidir. O, onu koruyacağına dair söz vermiştir. Ayrıca bu da bizim inancımızdır ki, eğer Allahcc onu korumak, ona saygınlık ve hürmet vermek isterse hiçbir kuvvet ona zarar veremez. Ve eğer O istemezse o zaman biz onu kesinlikle koruyamayız.

Hıyata bunları dinleyince, sen benimle gel ve padişaha kendin söyle, belki seni dinleyip bu iradesinden vazgeçer dedi. Nitekim Hazret Abdulmuttalip, kabile liderleriyle ve oğullarıyla istişare edip, oğulları ile birlikte Mağmas’a doğru gitti. Mağmas Mekke’den yirmi beş kilometre mesafededir.

Hazret yolda Hıyata’dan, Zunefer Himeyri’nin Ebrehe ile savaştığını ve şimdi tutsak olduğunu öğrenince önce onunla görüşmek için rica etti. Hazret Abdulmuttalib’in onunla ticaretten kaynaklanan dostluğu vardı. Onunla görüştüğünde, Kabe ve Kabe halkı senin umurunda değil, diyerek kızdı. Zunefer dedi ki, ben ona karşı savaştım, fakat ne yapayım şimdi tutsağım. Ben şunu yapabilirim, benim padişahın filinin bakıcısı ile dostluğum oldu ve padişah onu çok sever. Belki o sana biraz yardım edebilir. Onun adı Anis idi.

Zunefer onu çağırdı ve ona, “bu Kureyş’in lideridir. O sadece insanlara değil hayvanlara da bakıp gözetir. Onun develerine padişahın adamı el koymuş. Onu padişah ile görüştür ve ondan övgü ile bahset,” dedi.

Anis, hazret Abdulmuttalib’i alıp padişahın çadırının yanına götürdü. Kapının yanında durup izin isteyerek şöyle dedi: “Efendim! Bu Mekke’nin lideridir, sizinle görüşmeye gelmiş, çok iyi bir insan, sizinle görüşmesine izin veriniz.”

Padişah hizmetçisinden bu övgüyü duyunca derhal izin verdi. Hazret Abdulmuttalip son derece yakışıklı, uzun boylu ve beyaz tenli birisiydi. Habeşliler kısa boylu olurlar. Ebrehe, hazret Abdulmuttalib’i görünce ondan çok etkilendi. Kendisini görür görmez ayağa kalktı ve onunla birlikte halının üzerine yere oturup tercümana, kendisiyle görüşmekten çok mutlu olduğumu ona söyle ve gelişinin sebebini sor, dedi.

Hazret Abdulmuttalip, sizin adamınız benim iki yüz devemi alıp getirmiş, onlar bana geri verilsin, dedi. Bunu duyunca Ebrehe çok şaşırdı ve şöyle dedi: “Sizinle karşılaşınca çok etkilenmiştim, o yüzden tahtımdan inip sizinle yere oturdum. Ben sizi çok akıllı ve bilgili zannetmiştim. Belki de siz benim, babalarınızdan dedelerinizden beri tavaf edegeldiğiniz, sizin mukaddes evinizi yıkmaya geldiğimi bilmiyorsunuzdur. Sadece sizin değil, o sizin atalarınızın bile ibadetgahı idi. Fakat o sizin umurunuzda bile değil, siz sadece develerinizi düşünüyorsunuz. Sizin ve atalarınızın dininin bağlı olduğu bu evi unuttunuz.”

Hazret Abdulmuttalip şöyle cevap verdi: “Ben develerin sahibiyim, benim kalbimde onların kaygısı var. Bizim inancımızdır ki bu evin de, onu koruyacağına söz vermiş olan bir Sahibi var. O, kendi evini saldırılardan korumayı düşünmez mi? Diğer taraftan bizim savaşabilecek gücümüz yok, şimdi biz savaşıp ölsek de bir faydası olmayacak. Kimin onu koruması gerekiyorsa o bunu mutlaka yapacaktır. Biz savaşmasak da eğer O onu kurtarmak isterse mutlaka kurtaracak. Fakat ey padişah! Siz bu eve saldırırsanız kurtulamayacaksınız.” Bunu duyan Ebrehe, ben bakacağım, kim bu evi benim saldırımdan koruyabilecek, dedi.

Hazret Abdulmuttalip develerini alıp geri geldi. Hazret çok üzgündü, Mekke halkını toplayıp padişahın kararlı olduğunu bildirdi. Büyük bir üzüntüyle, bizim o kadar büyük bir orduya karşı koyabilecek gücümüz yok dedi. Onun için size tavsiyem, dağlara doğru çekilmenizdir. Ebrehe yapmak istediğini yapsın ve Allahu Teala’nın yapmak istediği belli olsun. Ondan sonra biz Mekke’ye geri geliriz.[4]

Sonra hazret Abdulmuttalip Kabe’nin yanına geldi. Kalbi güçsüzlüğünden dolayı ızdırap içindeydi ve kendi zaafından dolayı ağlamaktaydı. Kabe’nin kapısının halkasını tuttu ve büyük bir sancı ile Rabbine yalvarırken okuduğu birkaç şiirin anlamı şöyledir:[5]

“Ey Allahcc ! Ne zaman bir insanın evini birisi mahvetmek isterse o, ona karşı koymaya hazırdır. O, hiç kimsenin kendi evini mahvetmesine izin vermez. Çünkü o onun evidir. Ey Rab! Sen insanlara gelin burada ibadet edin dedin, ben sana yalvarıyorum, Sen de kendi evini koru ve onu düşmanın saldırısından kurtar. Ey benim Rabbim! Yarın Ebrehe bütün güçleriyle Kabe’yi yıkmaya gelecek, onun gücü Senin kudretine galip gelemez.” Bu duayı yaptı ve ağlayarak Kureyş’i alıp dağlara doğru gitti ve saldırıyı beklemeye başladı.

Ebrehe, filleri Araplara korku ve heybet salmak için getirmişti, çünkü onlar bu hayvanı görmemişlerdi. Bir de o, Kabe’nin her bir duvarına ikişer fili zincirlerle bağlayıp koşturunca fillerin kuvvetiyle duvarları yıkmayı ve bu evin işini bitirmeyi planlıyordu. Fakat o, kendi planıyla birlikte Hüda Tealanın da bir planı olduğunu bilmiyordu. O güçlü filleriyle saldıracaktı fakat Allahcc küçücük kuşları onun helak oluşunun sebebi yapacaktı.

Sabah olunca padişah, askerlerine hazır olmalarını emretti ve önce fillerin çıkarılmasını, onların arkası sıra askerlerin yürüyeceğini ilan etti. Mahmud isimli en büyük ve lider fil, Ebrehe’nin sürdüğü fildi. Onu diğer fillerin önüne geçirip Kabe’ye doğru sürmek isteyince o yürümedi ve yere oturdu. Filler de bir his vardır, eğer onların lideri yürürse onlar da yürür, eğer lider yürümezse onlar da durur ve eğer lider hamle yaparsa onlar da yaparlar. Bu yüzden lider fil mahmud yürümeyince ötekiler yürür mü?

Filleri doğuya doğru yürütmek isteyince gidiyorlardı, kuzeye, güneye yürüyorlardı fakat Mekke’ye doğru gitmeyi reddediyorlardı. Onlar dövüldü, mızrak batırıldı. Fakat yürümeyecekti, yürümedi.

Bu yüzden askerin arasında endişe yayıldı. Bu esnada Allahcc onların üzerine ayaklarında toprak olan kuş sürüleri gönderdi. Kuşlar yaş toprağa konup geri havalandıklarında ayaklarına çamur bulaşır ve sonra kuruyup dökülür. Aynen böyle oldu. O toprakta çiçek mikrobu vardı ve askerlerin üzerine yağınca bulaşıcı çiçek hastalığı başladı. O kadar hızlı yayıldı ki askerlerin hepsini sardı ve üç gün sonra ölümler başladı. Kendi puthanelerinin öneminin artacağı hayaliyle askerlere katılan Taifliler de bu hastalığın avı oldular. Arabistan’da çiçek hastalığı asla olmazdı, bu yüzden onlar bu hastalığı bilmedikleri için Kabe’ye vefasızlık yaptıkları için çok pişman oldular. Fakat hastalığa yakalanmışlardı. Korku ve dehşet yayıldı ve Kabe’nin azametini ayaklar altına almanın cezasını çektiklerine kesin olarak inandılar.

Sağlıklı olanlar kaçmaya başladılar fakat hastalığın mikrobu onlara çoktan bulaşmıştı. Bu yüzden yavaş yavaş onlar da hastalığın pençesine düştüler. Askerlere rehberlik etmek için katılan Araplar da bu beladan dehşete düştüler fakat hastalık onları da bırakmadı. Hastalık öyle şiddetliydi ki hastanın bütün vücudu çıbanlarla dolup onun sonucu olarak parmakları, burnu ve azaları düşmeye başladı. Böylece her tarafta korku yayıldı. Bir taraftan hastalığın şiddetinin korkusu, diğer taraftan yakınlarını alıp yürümenin zorluğu, herkes oradan kaçmaya çabaladılar ve yolda perişan oldular. Bazı askerler Mekke’nin etrafındaki vadiler, çöl ve ormanın zorlu yollarında kayboldular ve açlık, susuzluk ve hastalıktan debelenerek öldüler.

Şimdi dağılmış leş yığınlarını, akbaba ve yırtıcı kuşlar gördüler ve saldırdılar. Onların etlerini yumuşatmak için taşlara vura vura yemeğe başladılar. Nerede etler çürüdü ise orada sadece kemikler ve deri kaldı, bakıldığında saman gibi görünüyordu. Geriye hiçbir şey kalmadı, insanların şekilleri bile tanınmaz haldeydi.

Bu, Kabe’yi yıkma entirikasına ortak olan herkesi içine alan çok korkutucu bir azap idi. Sıradan insanların durumu bu olunca bu planı yapan adamın halini siz düşünün. Onun durumu gerçekten çok daha korkunç olacaktır. Onun vücudu azab-ı İlahînin şahidi olacaktır. Ebrehe kendi gözlerinin önünde askerlerinin can çekiştiklerini gördü. Onların bedenlerinden akan irin ve kanı, düşen azalarını, zayi olan gözlerini gördü. Onların inlemeleri, haykırışları, feryad ve ağlamaları onu daha da dehşete düşürmeye yeterdi. O, kaçmak istiyordu ama aklı başından gitmişti. O kadar büyük sayıda asker, onlarla birlikte savaş malzemeleri, şan ve görkem gözlerinin önünde eriyip gitmişti.

Dün Hazret Abdulmuttalip ona kendi zayıflığı ve güçsüzlüğünden bahsediyordu. Biz bu kadar büyük orduya karşı koyamayız diyordu. Bu gün aynı o ordu Ashab-ı Filnun sıhhatli gençleri, hiçbir hamle yapmadan, savaşmadan kendi kendine yaralılar hastalara dönüşmüştü. Onun kulaklarında sık sık şu avaz yankılanıyordur: “Bu evin de bir Sahibi var, O kendisi onu koruyacak!”

Sırf dört duvardan ibaret olarak düşündüğü bir yapıydı. Onu yıkmak zor değildi ki, bunun için filleri getirmişti. Gerçekten kilisenin görkeminin yanında Kabe, görünüşte dört duvardan ibaret küçük bir odadan başka bir şey değildi. Onda ne değerli ağaçlar ne kıymetli vernik kullanılmıştı. Onun ne altın gümüş süslemeleri vardı ne de onun kapısında mücevherler. Bakılınca kesinlikle çok sade ve sıradan bir yapıydı. Fakat ne kadar sağlamdı ki bütün çabalara rağmen filler o tarafa gitmediler. O hayvanlar, sadece dilsiz değil akıldan da yoksundular. Onlar Hüda Teala’nın isteğini anladılar fakat Ebrehe insan olmasına rağmen bilemedi.

Fakat şimdi gerçek ona aşikar olmuştu. Onun kibir ve gururu toğrağa karışmıştı. Allahın azabının onu, onun askerlerini ve ona destek olanları yakaladığını anlamıştı. Bununla birlikte o, bu mukaddes evin azametini de anlamıştı, Allahın korumasını kalpten idrak etmişti. Gerçekten bu evin bir Malik’i vardı ve onu korudu. Hüday-ı Rabbü’l İzzet, bu evi kendi sevgilisi hazret İbrahim aleyhisselam ve hazret İsmail aleyhisselama emrederek bir kere daha yaptırtmıştı. Eski alametlere göre temellerinin üzerinde bir daha yükseltmişlerdi. Hazret İbrahim aleyhisselam Rabbi’nin huzurunda dua etmişti: Ey Hüda! Sen bu evi koru! Ve Allahcc bir gaybi haber de vermişti; Ona saldıran helak edilecek!

Ebrehe’nin ne büyük bedbahtlığıdır ki iki bin seneden fazla zaman geçmişti ve  kimse saldırmamıştı. Üstelik ona, bu eve saldırdığı takdirde kurtulamayacağı söylenmişti de. Fakat o inadından vazgeçmedi. Fakat askerler saldırmak için adımını atamadan azap gelip sardı.

Tarih Ebrehe hakkında der ki, padişah olduğu için birkaç rehberi yanında tuttu ve kaçıp soluğu doğruca Sanaa’da aldı. Fakat daha yoldayken çiçek hastalığının şiddetli saldırısı oldu. Onun etleri çürüyüp dökülmeye başladı, azaları düştü. Parmakları düşmeye başlayınca uzun zaman onlardan kan ve irin aktı. Sonunda o memleketine ulaştığında sırf kemikler ve kafası kalmıştı, diğer herşey çürüyüp dökülmüştü. Nihayet o bu azaba katlanarak öldü.[6]

Ebrehe’nin askerlerinden geriye kalan ikisi hakkında Hazreti Aişe radiyallahü anha şöyle beyan eder: Ben Mekke’de iki körü dilenirken gördüm. Bilgi edinince, bunların Ebrehe’nin fillerinin bakıcısı olduğunu öğrendim.[7]

Yüce Allahcc sonra gelenler için de bir ibret nişanesi bıraktı ve bu olayı tarihte daimi olarak sakladı ki dünya devam ettiği müddetçe, kim bu mukaddes evi yıkmaya çalışırsa Ebrehe’nin sonundan ders alsın.

Bununla birlikte Yüce Allahcc bir şeyi anlatmak ister. Hazret İbrahim aleyhisselam bu evi yaparken onun korunması için dua ettiği yerde, Vadedilen Mahbub, ve bu evin gerçek varisi ile ilgili Allaha yalvararak, onu benim neslimden çıkar demişti.

İki bin yıldan fazla zaman, kimse oraya saldırmadı. Muharrem ayında saldırı oldu.Allahın kahrı saldıranları yakaladı. Onun hükümeti ile birlikte, onun altında olduğu saltanat bile yavaş yavaş gücünü kaybedip zayıfladı. Ve Rebiül Evvel’de Allahın mahbubu dünyaya teşrif etti.

Bu şunun açık nişanıdır; O celal ile dünyaya geldiğinde, oraya tekrar saldıracak büyük bir hükümet kalmasın. Üstelik bu saldırının sonucu o kadar yakın bir zamanda oldu ki onun dehşeti uzun zaman kaldı. Ve hiç kimsenin Kabe’ye gözünü kaldırıp bakmaya mecali kalmadı.

Şimdi bu olayı bu günkü devir ile karşılaştırın. Gerçek bütün aydınlığı ile ortaya çıkacaktır. O devirde iki güçlü hükümet vardı ve dünyanın geri kalanı bir şekilde onlara tabi idi. Bu gün de iki süper güç var. Ve bütün dünya iki bloğa bölünmüştür, Amerika ve Rusya. O zaman bizim Efendimiz Muhammed sallellahu aleyhi vessellemin doğumundan birkaç ay önce Arapların kuvvetinin ve birliğinin merkezine, Kayser dikkatli bir gözle bakmazdı. Onun için onu bitirmek isterdi. Bu gün de onlar dolaşa dolaşa Müslümanları aralarında savaştırıp onların hükümetini zayıflatırlar. Onların imanına, öğretilerine Muhammed Bin Huzai ve Hays Bin Huzai sıfatlı insanların yardımıyla saldırırlar.  Onlardan bir süper güç, Muhammed sallellahu aleyhi vesselleme tabi olanların Resulüllahın kapısını bırakıp İsa Mesih’in kapısına gelmesini kalpten temenni eder. Kabe’yi terkedip kiliseye gelsinler ister. Fakat, Kabe varoldukça bu olmayacak. Bu, Müslümanların, İslam’ın, İman ve itikadın merkezidir. Onun etrafına toplandıklarında İranlı, Iraklı olmaz. Mısırlı, Filistinli olmaz. Arap veya Acem olmaz.

Hizipçilik bile o merkezde ölür. Ne şii, ne sünni, ne devbandi, ne barelevi. Bütün şeytani güçler bitmiş olurlar. Sadece Allahın aşkı, O’nun mahbubu sallellahu aleyhi vessellemin aşkının coşkusu kalır. Hepsi divane gibi Allaha yalvararak koşarlar. Onların gözlerinden gayri ihtiyari yaşlar boşanır. Bu aşıklar Mekke’nin sokaklarında dolaşır ve marifet gözüyle o nurani vücuda bakarlar ki şuralarda yürürdü.  Ve feda olmak isterler.

Eğer şimdi birisi gelip bu divanelere bu merkezi bırakın, bu evden ayrılın derse, Hüda şahiddir ki onlar bir avaz olup ona saldıracaklar.

Onun için bu kuvvetler bu merkezi yok etmek isterler. Ümmeti Muhammediye’nin durumu, o zaman Kureyş ve Abdulmuttalib’in durumu nasıl idiyse aynı şekildedir. Fakat Allahın vaadi hiçbir zaman boşa çıkmaz. Nasıl ki O, yüzlerce sene önce o evi korudu ise bugün de koruyacaktır. Bu evin gerçek muhafızlarını yok etmek isteyen her büyük gücü parça parça edecektir.  O Hüda, bugün de bu ev ve O’nun sevgili Resulü sallellahu aleyhi vesselleme aşkla bağlı olanlara mutlaka o mucizeyi gösterecektir. Allahın sevgilisini sevenlerin aşkı hiçbir zaman ölmeyecektir. Onun ıtırı bütün alemi muattar yapacaktır.

 

 

İstifade edilen Kaynaklar:

1-    Tefsir-i Kebir, Muslih-e Mevud radiyallahü anhü

2-    İbni İshak

3-    İbni Hişam

4-    Seyri Ruhani, Muslih-e Mevud radiyallahü anhü

5-    Siret Hatemü’n Nebiyyin, Hazret Sahipzade Mirza Beşir Ahmed radiyallahü anhü

 


[1] Siretü’n Nebi, İbni Hişam, sayfa 70, Tefsir-i Kebir, Suretü’l Fil

[2] Tabakat, İbni Saad, cilt 1

[3] İbni Hişam, cilt 1, sayfa 71

[4] Tefsir-i Kebir, Fil Suresi

[5] Siretü’n Nebi, İbni Hişam, Cilt 1, İbni İshak

[6] Tefsir-i Kebir, Fil Suresi, Halifetü’l Mesihi’s Sani, Muslih-e Mevud radiyallahü anhü

[7] İbni İshak

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 22. Sayısı

Hz. Resulüllah'ın Yüce Şanı


Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 169

Bilgi edinmek her Müslüman’ın görevidir. Bilginin sınırı yoktur. İnsan daha önce hiç bilmediği konularla karşılaşabilir. Yeni bir k...

Video

Downloads: 140

Hz. Resulüllah'ın (s.a.v.) yüce ahlakı; Benzersiz affı

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Duyurular

Her hafta değişik konularda sorularınızı cevaplandırıyoruz. Sorularınızı canlı olarak iletebilirsiniz.

Tek yapmanız gereken aşağıdaki web sayfamıza tıklamak:
www.islamiyetin-sesi.org

Her Cumartesi Türkiye Saati ile 21:30, Almanya Saati ile 20:30 da

islamiyetin-sesi.org adresinden canlı izleyebilirsiniz. Sorularınızı sorabilirsiniz.

Bu gece özellikle dünyanın batısı, dansla meşgulken, alkol tüketirken ve heyecanlanırken, biz yeni yılda O’nun emirlerine itaat duygusunu koruyarak, inancımızı geliştireceğize ve bütün davranışlarımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda şekillendireceğimize, Allah’ın huzurunda söz vermeliyiz.

Allah’ın varlığı konusunu bir tarafa koyarsak, Kurtuluş sorusu belki de üzerinde durulması gereken en önemli konudur. Gerçek Kurtuluş nedir? İlahi Adalet ile birlikte orijinal günah ve reenkarnasyon kavramı gibi yanılgılar doğuran keyfi tanımları nedeniyle “Kurtuluş” konusu karışık bir hal aldı ve önemi anlaşılamadı. Öte yandan İslam, konu hakkında aslında tutarlı ve rasyonel bir anlayış sunuyor. Diğer taraftan günümüz dünyasında karşılaşılan sorunlara yer veren:

-          Dünyevi sıkıntılardan necat mümkün müdür?

-          İbtila ve azabın farkınedir?

-          Günahtan tamamen kurtulmak; necat bulmak mümkün müdür?

-          Günaha olan meyilden kurtulmak mümkün müdür?

-          Necata doğru ilerliyor olmanın belirtileri nelerdir?

Sorularına da bu kitabımızda cevap bulacaksınız.

 

Kitap için tıklayın

Namaza yeni başlayacaksanız, veya zaten kılıyorsanız,

bilmeniz gerekenleri bulacağınız bölümümüz açıldı.

TIKLAYIN...

Bu kitap, manevi arayış içindekiler için ilmi gerçekleri çok pratik ve herkesin anlayabileceği bir dille anlatan ve manevi yolculuğunuza rehberlik vasfı olan bir kitaptır. Ahmediye Cemaati’nin İkinci Halifesi olan kitabın sahibi Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed, kitabında konunun ehemniyetini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Bu öyle bir konudur ki her insanın aklına gelir, kalbini gıdıklar. Birçok insan bunu bana sormuş ve varsa bir reçete talep etmiştir. Soru şudur;

“İnsan hangi yöntemlerle kötülükten arınabilir, iyilikleri cezp edebilir? “

Genellikle verilen cevap. “İyilik yap işte, kötülüklerden de sakın” şeklindedir. Ama herkesin çok iyi bildiği gibi birçok insan “biz Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduk, hadis kitaplarını ezberledik, Vâdedilen Mesih’in yazdığı kitapları da okuduk ama tam olarak günahtan arınmış, iyilikleri cezp etmiş sayılamayız. Şimdi söyleyin; bizim ilacımız nedir?” diyorlar.”

Umarız manevi yolculuğunuzda yolunuzu aydınlatmaya vesile olur.

Kitap için tıklayın

Bir sonraki yemeğin nereden geleceğini 1 milyar kişi bugün merak ediyor, hatta güvenli içme suyu, uygun barınak, tıbbi yardımı da. 1 milyar kişi herhangi bir umut olmadan mücadele ederek bekliyor. Humanity First Yoksul insanların yoksulluğunu azaltmak için Afrika, Asya ve Latin Amerika bölgelerinde genelinde çalışıyor. Bu ay, yardımına ihtiyacım var, diyor...

Haydi yardım elini uzatın:

Fazal Ahmad is fundraising on JustGiving for Humanity First

 

Berakat-üd Dua

Yazan: Mirza Gulam Ahmed

Aligarh Müslim Üniversitesi’nin kurucusu Sir Seyyid Ahmed Han, Hindistan’daki Müslümanların çok önemli bir lideriydi. O, yeryüzünde meydana gelen her olayın kaza ve kadere tabi olarak gerçekleştiğine inanmaktaydı. Başka bir ifadeyle onun düşüncesine göre; Yüce Allahccher şeyi önceden tayin ettiği için, dua eden bir kimse, ettiği duanın sevabını ancak ahiret yaşamında bulacaktır ve dua vasıtasıyla bu dünyada bir değişiklik yaratmak mümkün değildir.

Berekâtü’d Dua, Müslüman Ahmediye Cemaatinin kurucusu Vadedilen Mesih ve Mehdi Hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyani’ninas, Sir Seyyid Ahmed Han’ın yukarıda beyan edilen inancını reddetmek üzere kaleme aldığı eseridir. Eser ilk olarak Kadiyan’da bulunan Riyaz-ı Hind Matbaasında, Hicri 1310 senesinin mübarek Ramazan ayında yayınlanmıştır. Kitap için tıklayın...


Namaz

Namaz nedir?

·     Namaz, bir kimsenin ihtiyaçlarını gidermesi için, tevazu ve acz ile Allah'ıncc huzurunda, O'na boyun eğmesidir.

·     Namaz,  Allah'acc karşı duyulan aşk, O'nun korkusu keza kalbin onun zikri ile meşguliyetidir.

·     Namaz bir insanın, O olmadan gerçekten hayat bulamayacağı ve de emniyet ile mutluluk yollarına erişemeyeceği, yüce şanlı Rabbinecc hitaben yalvarışıdır.

·     Namaz en yüce düzeyde bir ibadettir.

·     Namaz sadece bedeni bir durum ve hareket değildir. Farklı namaz hareketleri saygı, tevazu ve aczin göstergeleridir.

·     Namaz, günahtan uzaklaşmanın bir aracıdır. Hiçbir yol insanı, namazdaki kadar Allah'acc yakın kılmaz.

·     Namaz, ibadette bulunan bir kimsenin takvasının etkin bir ölçütüdür.

·     Yüce Allah'ıncc  lütfu ancak namaz yoluyla elde edilir. Kitap için tıklayın...

Suriye'ye Humanity First ile yardım ulaştırın

Humanity First Web sayfası için tıklayın.

Galerimiz Resimler