Mta-türk videolar için tıklayınız.

Size öyle iki olay anlatacağız ki bunların ne kadar birbirine benzediğini okuduğunuz zaman Yüce Allahın hikmetine ve kudretine hayran olacaksınız.  İki olay arasında iki bin yedi yüz, iki bin sekiz yüz sene fasıla var. Her iki olay da Mekke’de geçmektedir. Her iki olayda da, babaları kendi evlatlarını Yüce Allaha kurban etmeye karar verdiler. Ve ne kadar hayret vericidir ki her iki genç çocuk, hiç ses çıkarmadan Hüda Tealaya kurban olmayı kabul ettiler. Onlar en ufak bir itirazda bulunmadılar.

Anlatacağımız ilk olay, Hazret İsmail aleyhisselamındır. Onun babası hazret İbrahim aleyhisselam bir rüyasına istinaden oğlunu kurban etmeye karar verdi.

Allahın işine bakın, hazret İbrahim aleyhisselam, bir gece rüyasında birisinin, “En fazla sevdiğin şeyi Allahcc adına kurban et,” dediğini gördü. Hayret içinde uyandı ve “bu neyin nesidir, yoksa bu düşünce şeytanî bir vesvesemidir?” diye düşündü.

Fakat ikinci gün tekrar rüya gördü; En kıymetli şeyi Allaha kurban et! Hazreti İbrahim aleyhisselamın en fazla sevdiği şey neydi biliyor musunuz? O, hazreti İsmail aleyhisselamı çok severdi. Bu düşünce sık sık onun aklını kurcalıyordu, Allahcc bilir ne var, diye.  Fakat ikinci gün ki rüyada bu sır açıklığa kavuştu ki bu Allahın sesidir.

Tekrar üçüncü gün aynı rüyayı görünce, ben mutlaka Allahcc yolunda en sevdiğim şeyi, İsmail’i kurban edeceğim diye kesin karar verdi. Kendi evladını kendi eliyle kurban etmek çok zor bir iş. Fakat Hazreti İbrahim aleyhisselam daha önce de Hüda Tealanın  rızası uğruna bu sevgili oğlunu çok küçük iken annesi ile birlikte, hiç kimsenin yaşamadığı bir yere, bu günkü Mekke’nin olduğu yere bırakmıştı. Kendi sevgisini, hanımın sevgisini, oğul sevgisini bir defa feda etmişti zaten. Fakat o, Allahın sevdiği ve o da O’nu seven birisiydi. O’nun için bütün bunları hiç çekinmeden yapabilirdi.

Hazreti İbrahim aleyhisselam, derhal Mekke’ye gitmeye hazırlandı. Uzun bir yolculuktan sonra oğlunun yanına varıp onu görünce içi sızladı. Şimdi o, on üç yaşında genç bir delikanlıydı[1]. Uzun zaman sonra görüşüyorlardı ve gelişinin maksadı da çok zor ve sabrı sınayan bir şeydi. Bütün bunlar doğal olarak Hazreti İbrahim aleyhisselamın içini sızlatıyordu.

Fakat o sözünde kararlıydı. Oğlunu görünce muhabbetten dolayı bu fedakarlığı unutmadı. Bilakis hazreti İsmail aleyhisselamı çağırıp ona her şeyi anlattı. Hazreti İsmail aleyhisselam ne cevap verdi biliyor musunuz?

“Size emredileni yapınız! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksınız.”[2]

Bakın ne kadar hayret vericidir. Eğer başka bir çocuk olsa korkuya kapılır, ya kaçar gider, yahut babasına kızar ve, “Sen daha önce beni bu virane yerde terk edip gittin, şimdi de kurban etmek istiyorsun,” der. Fakat bu itaatkar ve temiz yaratılışlı çocuk, tam bir fedaiyet ruhuyla “size rüyanızda emredileni yapınız,” diye cevap verdi.

Sonra ne oldu? Hazreti İbrahim aleyhisselam, onu alıp, onüç sene önce hazreti Hacire’nin su aramak için koştura koştura perişan olduğu tepelerin arasına götürdü ve Merve tepesinde onu yatırdı.

Bir rivayete göre hazret İbrahim aleyhisselam Mina’dan geçerken, şeytan, bu fedakarlıktan vazgeçirmek için üç yerde göründü. Hazreti İbrahim aleyhisselam her seferinde oğlunun elini tuttu ve şeytana taş attı, o kaybolunca yürümeye devam etti. Cemrat denilen bu üç yer Mina meydanındadır. Bu gün bile hacılar bu üç yerde yedişer taş atarlar.

Hazreti İbrahim aleyhisselam, hazreti İsmail aleyhisselamı alıp Merve tepesine ulaşınca, onu yere yatırdı. Allaha ibadetkar bu çocuk, büyük bir mutlulukla ve sessizce, boğazlanmak için kendini sundu. Tam hazreti İbrahim aleyhisselam bıçağı sürmek üzereydi ki meleğin sesi geldi, “Hiç şüphesiz sen rüyanı gerçekleştirdin ve Allahın katında vefalı sayıldın.”

Hazreti İbrahim aleyhisselam, bu kimin sesidir diye sağa sola bakmaya başladı. Şimdi ben kurban etmedim, rüya nasıl tamamlanmış oldu? Bunun üzerine melek, “İsmail’in yerine bir koç kurban et,” dedi. Böylece hazreti İbrahim aleyhisselam, hazreti İsmail aleyhisselamın yerine bu hayvanı kurban etti.[3]

Ne kadar acaip bir şeydir! Baba, zaten Allahın peygamberidir. O, Hüda Tealanın rızası için daima fedakarlıklar yapa gelmekteydi. Allah ve O’nun yüceliğine, kudretine, O’nun muhabbetine vakıftı. Fakat çocuk, daha küçüktü. O, bütün bunları nasıl bilebilirdi? Ama hayır. Allahcc sevgisi bu çocuğa miras olarak gelmişti. Ona fedakarlık duygusu, Allahın rızası, kendi anne ve babasından gelmişti. O, küçük olmasına rağmen biliyordu ki Allahcc indinde her şeyi feda etmek büyük bir iyilik ve saadetti. Kısacası o, aynı şekilde davrandı.

Fakat gençler! Yüce Allahcc sevdiklerini asla unutmaz. Tam tersine onların hatıralarını, onların Kendisi için yaptıkları fedakarlıklarını, sonradan gelen insanlar için bir örnek olarak canlı tutar, yaşatır. Ki, “Ey Benim kullarım! Benim öyle sevgili kullarım geçti. Fakat Ben onları zayi etmedim. Tam tersine öncekinden daha fazla sevdim, öncekinden daha fazla onların üzerine nimetlerimin yağmurunu yağdırdım. Onların derecelerini yükselttim ve Kendi sevdiklerim arasına kattım.”

Gençler! Hüda Teala Kendi sözünde, vaadinde doğrudur. O, hazreti İsmail aleyhisselamın fedakarlığını gerçek bir şekilde bu gün de canlı tutmaktadır. Hacdan sonra, îdül ada (kurban bayramı) günlerinde milyonlarca hayvan, işte bu fedakarlığı yadetmek için kurban edilmektedir. Her mescidde, her bayram yerinde hazreti İsmail aleyhisselamın fedakarlığı anlatılır, herkes hayvanların neden kurban edildiğini bilir.

Şuna dikkat edin ki, hayvan kurban etmek ya da evladı kurban etmek asıl maksat değildi. O zaman bu neydi? Bu şunu ispat etmektedir ki Hüda Tealanın planı azimüş şan olur. Bu fedakarlığın gerçek madsadı Allahın yolunda İsmail’i vakfetmekti. Çünkü kim Allahcc için vakfolursa ona dünyanın rahatlığı haram olur. O sadece ve sadece Allahcc için olur. Hüda Teala hangi işi isterse, hiç ses çıkarmadan onu yapar. Fakat gençler! Öyle bir insan hiçbir zaman dünyevî nimetlerden de mahrum kalmaz. Çünkü bizzat Hüda, onun rahatını, rızkını, mutluluğunu sağlar.

Şimdi Yüce Allahın bütün bunları nasıl yaptığını görün. Hazreti İbrahim aleyhisselam, hazreti İsmail aleyhisselamı Allahın evini muhafaza etmek üzere vakfetmişti. Hazreti İsmail aleyhisselam da bu evi beklemekten çok mutluydu. O, yiyecek içeceği hiç düşünmedi. Halbuki Mekke tam olarak çöldü. Bazı zamanlar orada avlayacak bir hayvan dahi bulunmazdı. Buğday, arpa gibi şeyler orada kesinlikle yetişmezdi. Fakat hazreti İsmail aleyhisselam, oradan başka bir yere gitmeyi, rahat etmeyi, yiyecek içeceği kolaylıkla bulmayı hiçbir zaman düşünmedi. O, hiçbir zaman açlığını düşünmedi. Bu onun, hiç ama hiç umurunda değildi.

Fakat Hüda ne yaptı? O, hazreti İsmail aleyhisselamı Mekke’nin padişahı yaptı. Hazret, zemzem kuyusunun sahibi idi ve Kabe’nin de bakıcısı idi. Her ne zaman kafileler, su için, Hac için, Kabe’yi tavaf etmek için gelirlerse, mutlulukla, sevgiyle ve gönül rızasıyla hazreti İsmail aleyhisselama uzak, uzak bölgelerden meyveler ve hububat, hediye olarak getirip verirler ve onun bunları kabul etmesinden gurur duyarlardı.

Gördünüz mü! Hangi insan Allahın hizmetine vakfedilirse, Hüda Teala dünyayı onun hizmetine verir. Sadece İsmail aleyhisselama değil, onun nesillerine bile dünya nimetleri verildi.

Sonra hazreti İsmail’in nesli ilerleye ilerleye çok yayıldı. Birçok kabilelere bölündü, Arabistanın her yerinde Hazreti İsmail’in nesli vardır. Bütün o kabileler Kabe’ye sınırsız saygı gösterirlerdi ve ona karşı derin sevgileri vardı, onu korumak için her şeylerini feda etmeye hazır idiler.

Bu sevgi, zamanın geçmesiyle azalmadı, tam tersine arttıkça arttı. Bildiğiniz gibi, Yüce Allahcc en fazla sevdiği kulunu Mekke’de yaratacaktı. Hüda Teala işte o şehzadenin hatırına, onu karşılamak üzere önceden orada insanları toplamaya başlamıştı.

Siz de görmüşsünüzdür, her ne zaman önemli bir insan gelecek olursa, insanlar onu karşılamak üzere toplanırlar. Kimine önceden bildirilir, o, haber ne zaman gelecek diye bekleyiş içinde olur. Kimileri, geldiği zaman duyup toplanır ve kimilerine gelenle ilgili sık sık duyuru yapılarak hazır olmaları söylenir.

İşte aynen böyle, bazıları kendi babalarından dedelerinden, öyle bir insanın geleceğini işitiyorlardı. Dünyanın diğer yerlerindeki insanlara, gelen peygamberler, “Ey benim halkım! Bana inananlar! Çok büyük ve mukaddes bir insan gelmek üzeredir,” dediler ve onun alametlerini de bildirdiler.

Bu ilandan mahrum kalanlar, vakti geldiğinde öğreneceklerdi. Böyleleri için, Hüda Teala öyle bir düzenleme yaptı ki akıl hayran kalır. Allahın kudretiyle bu, bu olaya tıpatıp benzeyen, hazreti İsmail aleyhisselamdan bin sekiz yüz sene sonra gerçekleşen ikinci olaydır.

Allahın işine bakın ki, bizim Efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin dedesi Abdulmuttalib’e, Yüce Allahcc zemzem kuyusunu aramasını emretti. O, kabilesinden yardım istedi, gelin birleşip bu mukaddes kuyuyu arayalım. Bu kuyu, uzun zamandan beri kum ve toprakla kapanmıştı ve hiç kimse onun asıl yerini bilmiyordu.

Önce birkaç kişi yardım etmeyi kabul ettiler, fakat daha sonra bunun imkansız bir iş olduğunu düşünerek razı olmadılar. Hazret Abdulmuttalip kendi tek oğlu, Haris’i yanına alarak kuyuyu aramaya çıktı. Bazı insanlar, baba oğul ile alay ettiler. Hazret Abdulmuttalip o zaman fakirdi ve başka bir oğlu da yoktu. Bu yüzden insanların tavrı ve kendi zayıflığı yüzünden çok üzüldü ve Yüce Allaha bir adak adadı.

Belki zihninizde adağın ne olduğuna dair bir soru belirmiştir. Bunun anlamı şudur; İnsan Rabbine söz verir, eğer benim şu işim olursa, ya bir dileğim gerçekleşirse, ben Allahcc yolunda, şükür için filan şeyi kurban edeceğim veya şu kadar para harcayacağım, der.

Hazret Abdulmuttalip Yüce Allaha şöyle yalvardı: Eğer benim on tane oğlum olursa ve onlar benim önümde gençliğe ulaşırlarsa ben onlardan birini Senin yolunda kurban edeceğim.[4]

Sizler belki de düşünüyorsunuzdur ki hazreti Resulüllah sallellahu aleyhi vessellemden önce bütün Arabistan putperestti, öyleyse Allahın adına nasıl adak adadı. O cahiliyet döneminde bile, hazreti İbrahim aleyhisselamın dinine bağlı olan temiz yaratılışlı insanlar vardı. Yani, Yüce Allaha iman eden ve O’na bütün güç ve kuvvetlerin kaynağı olarak inanan insanlar. Hazreti Abdulmuttalibin Allaha tam olarak iman ettiğine dair birçok delil vardır.

Bu iman sebebiyle, Hüda Teala ona sevgiyle muamele etti ve zemzem kuyusunu haber verdi. Anlatıldığı şekilde o, zemzem kuyusunu buldu. Onun içinde gömülü hazine de eline geçti, böylece onun fakirliği de gitti ve kuyunun da sahibi oldu.

Dahası, Yüce Allahcc ona on tane oğul verdi ve onlar gençlik yaşına da ulaştılar. Biliyorsunuzdur, Kabe, bizim efendimiz sallellahu aleyhi vessellem için yapılmıştı. Görüyorsunuz Yüce Allahcc bütün bu nimetleri gerçek sahibine ulaştırmak için nasıl tedbirler almıştı. (Bu hayret verici konu üzerinde biraz daha dikkatle düşünün! Hüda Teala Mekke’yi Efendimiz hazreti Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi vessellem için abad ettiğine göre, kuyunun gerçek sahibi de hazreti Resulüllah sallellahu aleyhi vessellem olacaktı ve Kabe’nin hakiki varisi de kendisi idi.)

Yüce Allahcc, önceden bütün bu şeyleri Peygamber Efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin dedesine verdi ve Arabistan halkına anlattı ki bakın! Onun doğru ve gerçek varisi dünyaya teşrif etmek üzeredir. Bütün bunlar onundur. Bu yüzden şimdiden zihninizi hazırlayın, vakti geldiğinde unutmayasınız.

Bununla birlikte Yüce Allahcc bir kere daha bin sekiz yüz sene önceki hadiseyi hatırlatmak istiyordu. İsmail aleyhisselamın evlatları bir çok kabilelere ve hanedanlara bölünmüştü. O halde, o mübarek vücudun doğacağı hanedan hangisi idi? Onun babası kim olacaktı?

Cevaplarının çok açık bir şekilde gösterildiği sorulardı bunlar. Hazreti Abdulmuttalip, bütün oğulları büyüyüp delikanlı olunca, adağını hatırladı ve bütün oğullarını alıp Kabe’ye gitti. Şimdi o, kendi rızasıyla herhangi birisini kurban edemezdi. O, Hüda Teala’nın beğendiği, istediği oğlu kurban etmeliydi. Bunun için hazreti Abdulmuttalip bütün oğullarının adına kura çekti; Abdullah’ın ismi çıktı.

Abdullah kimdi biliyor musunuz? Bizim Efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin babası idi. Ne kadar hayret vericidir, kurada herhangi birisinin ismi çıkabilirdi. Abdullahın ismi çıktı, çünkü Yüce Allahcc Abdullahı sevmişti ve bu sevginin sebebi, O’nun mahbubu sallellahu aleyhi vessellemin babası olacak olmasıydı. Böyle olunca başka birinin ismi nasıl çıkabilirdi?

Nasıl ki hazreti İbrahim’in en sevdiği oğlu hazreti İsmail idiyse aynı şekilde hazreti Abdulmuttalib’in de en sevdiği oğlu Abdullah idi. Bu sevginin birçok sebebi vardı, bir kere Abdullah en küçükleriydi ve anne babalar küçük çocukları daha fazla severler. Ayrıca şekli ve görünüşü de sevimliydi ve adet ve ahlakı da iyiydi. Bütün çocuklar arasında, her açıdan en iyi meziyetlere sahip olandı. İşte bu yüzden Hüda Teala onu seçti.

Hazret Abdulmuttalip sözünde kararlıydı fakat kalbinin durumunu anlatmak zordu. Bir baba nasıl olur da en fazla sevdiğini kurban edebilir? Fakat en fazla hayret veren, genç bir çocuk nasıl hiç itiraz etmeden, hiç ses çıkarmadan babasıyla birlikte kurban edilmeye yürüyor. Onda herhangi bir endişe, bir korku yok. Ne can derdi, ne sıkıntı hissi. O, bir kere bile babasını durdurmadı. Tam tersine mutlulukla yürüyordu. Fakat Yüce Allahcc hazret Abdulmuttalib’i durdurmak için tedbir aldı. Çünkü Yüce Allahın maksadı gerçekten bir insanın kurban edilmesi değildi. Tam tersine O’nun maksadı başka bir şey anlatmaktı.

Kureyş’in reislerinin haberi olunca hazret Abdulmuttalib’in kendi oğlunu kurban etmesine mani oldular. Bilge birisi ona tavsiyede bulundu; İnsan kurban etmek doğru değil, sen Abdullah’ın yerine on tane deve kurban et. O devirde bir insanın kan bedeli on deve idi.[5]

(Kan bedeli şuna denir: Eğer birisi, birini öldürürse usul olarak katil de öldürülür. Fakat öldürülenin akrabaları razı olduğu takdirde biraz para veya başka bir şey alarak katili affedebilirler.)

Abdullah’a karşılık on deve kurban etmek, hazret Abdulmuttalib’in hoşuna gitti. Fakat o yine de kura çekmek suretiyle Allaha sordu ki on deve mi kabul edilecek yoksa Abdullah mı? Kurada yine Abdullah’ın ismi çıktı. İnsanlar, develerin sayısını artırmasını tavsiye ettiler. Böylece on deve yirmiye çıkarıldı, yine Abdullah’ın ismi çıktı. Sonra otuz, kırk, fakat her seferinde Allahın sevdiği Abdullah oldu. Çünkü Allaha ait olanın kıymeti o kadar olamazdı, daha arttı daha arttı. Sonunda yüz deve oldu. Nihayet yüz deve ve Abdullah arasında kura çekilince yüz devenin ismi çıktı. Baba biraz teselli buldu fakat kalbi mutmain olmamıştı. Daha fazla teselli ve itminan için tekrar tekrar kura çekti. Her seferinde develer çıktı. Böylece Abdullah’ın bedeli olarak yüz deve kurban edildi. Denilir ki kurbangah develerle dolmuştu. İnsanlar zaten kurbandan haklarını aldılar. Hatta herhangi bir hayvana, kuşlara bile mani olunmadı, her biri bu mukaddes kurbanın etinden payını aldı.[6]

Böylece Yüce Allahcc dünyaya şunu anlattı; Kureyş’in Beni Haşim Hanedanının şehzadesi bu gün Benim için sevgilidir. İşte onun evladı Benim hatırım için her şeyini feda edecek. Bu yüzden o Benim’dir, Ben de onunum.

Orada şunu anlatmak ta gayelerden birisiydi ki, insanın değeri ve dereceleri şimdiden itibaren artmaya başlamıştır. O vakitten itibaren Araplar arasında insanın kan bedeli yüz deve olarak belirlendi.[7]

Güya, insanlığın azametinin, onurunun, insanlığın değer ve derecelerinin ilerleyeceği devir başlamak üzereydi. Hüda Teala dünyaya şunu anlattı; İsmail mahbub idi. Ben onu istedim, benim yolumda sunuldu. Fakat Ben insanı kurban ettirmem, bilakis onu denerim. Kim sınavdan başarıyla geçerse her şeyi onun hizmetine veririm.

Sonra İsmail’in evlatlarından Abdulmuttalib’i seçtim ve ona zemzem kuyusunu verdim, Mekke’nin reisliğini verdim, Kabe’nin gözeticiliğini verdim, dünyevî zenginlik verdim, dileğine uygun olarak evlatlar verdim. Sonra da o çocuklar arasından Abdullah’ı seçtim. O da Allahcc yolunda kurban edilmek istendi. Fakat onu kurtararak insanlığın kıymetini artırdım. Hemen arkasından şu sırrın örtüsünü de kaldırdım; Mahbub kimdir? Kim Abdullah’ın ciğerparesi olacaksa Mahbub işte odur. Onu daimî olarak Kendim için seçtim. O, ezelden Benim idi, ebede kadar da Benim olarak kalacak. Yani, Muhammed sallellahu aleyhi vessellem. Onu tanıyın.

Gençler! Dünyada çocuklara anne babalarından miras olarak para, gayrimenkul, fabrika, hayvan sürüsü gibi şeyler kalır. Altın, gümüş veya elmas madenleri kalır. Fakat Allahın mahbubu sallellahu aleyhi vesselleme verilen miras, bütün bu dünyevî miraslardan farklı ve bambaşkadır.

Dikkat edin! O dünyevî şeylerin aslı nedir? Hepsi cansızdır. Zamanla yok olacak olan cansız, ölü miras. Fakat Muhammed Mustafa sallellahu aleyhi vesselleme verilen miras, daima kalacak olan canlı mirastır. Yani atalarının atası vasıtasıyla gelen feda olma mirası. Hüda Tealanın yolunda kurban olmanın mirası. Ve bu mukaddes çocuk, kendi mirasını büyük bir özenle muhafaza etti. Onun en yüce örneklerini dünyaya gösterdi. Kendi evlatlarını feda etti. Zenginliği, mülkleri bol bol feda etti. Dostlarının, sevdiklerinin hislerini ve duygularını feda etti. Kendisine inananların, sevenlerin, feda olanların Allahcc yolunda gerçekten boğazlandığını gördü. Fakat “üf” bile demedi. Kendi durumu neydi? Kendi vücudunu, duygularını, hislerini, isteklerini, kendi nefsini yani her şeyini Mevla’sının rızası için feda etti. Kendinin hiçbir şeyi yoktu, ne varsa Hüda Teala’nındı.

Benim Efendim sallellahu aleyhi vesselleme verilen, ne kadar azim ve bereketli mirastır. Ve böyle kıymetli bir mirasa sahip olan çocuğun ne yüce şanı vardı ki o Arabistan’ın bütün çocuklarından daha sevgiliydi. Çok güzel adetleri vardı, dosdoğruydu o yüzden “Sadık” denildi. Emanetlere sahip çıkardı, o yüzden “Emin” denildi. O kadar ki Yüce Allahcc Kendi evini ona teslim etti. Kendi hükümlerini, Kendi talimatını yani Kuran-ı Kerim’i ona verdi ki ancak o bunlara sahip çıkabilirdi. Yüce Allahcc kendi, kudretini, kuvvetini, güçlerini Resulüllah sallellahu aleyhi vesselleme aşikar etti ve onun vasıtasıyla dünyaya da gösterdi.

Bu aynen şunun gibidir: Anne babalar için en fazla hangi çocuk sevimli, kıymetli  olursa, hangisini en fazla severlerse, işte o çocuğa değerli şeylerini gösterirler, onları nerelere koyduklarını söylerler ve öyle bir çocuktan anne babanın gizlediği bir şey olmaz. Bütün iyi şeyleri öyle bir çocuğa vermek isterler.

Aynen böyle Yüce Allahcc da bütün kudretini Muhammed sallellahu aleyhi vesselleme zahir etti. Bütün sevdiği şeylerin sorumluluğunu ona verdi. Bizim efendimiz sallellahu aleyhi vesselleme yaptığı muamele, Hüda Tealanın sevgisinin tarzıydı.

Ey Muhammed sallellahu aleyhi vessellem! Sana daima selam olsun! Ki, senin atalarının başlangıcı fedakarlıklarla olmuştu, nihai noktası bile fedakarlıkla oldu. Sana fedakarlığın gerçek şekli, miras olarak ulaştı. Sen, fedakarlıklar yapmanın yollarına vakıftın. Onun için fedakarlık bu gün de ancak senin adınla canlıdır. Bugün kim Hüda Teala için fedakarlık yapmak isterse, önce senin yolunda yürümesi gerekir.

Benim Mevlam! Bu pak vücuda binlerce İsmailler, Abdullahlar kurban olsun ki bu insanlığın azametinin nişanıdır.

Allahümme barik ve sellim ala Muhammedin ve ala ali Muhammedin inneke hamidün mecid.

ÇEŞME-İ ZEMZEM

Sevgili gençler! Şimdi size öyle bir çeşmeyi[8] anlatacağız ki o sadece ve sadece Yüce Allahın isteği ve sevgisinden vücuda gelmiştir.

Çeşme, öyle bir su haznesine denir ki, o, kendi kendine toprağı yararak yukarıya, yeryüzüne çıkar. Bu, kuyu gibi toprağı kazmak suretiyle çıkmaz. Tam tersine kendi kendine çıkar. Çeşme iki şekilde olur:

-         Sıcak su

-         Soğuk su

Bu anlatacağımız, soğuk su çeşmesi. Zemzem’in anlamı, “bekle, bekle” veya “dur, dur” demektir. Bu çeşme Mekke vadisindedir ve Mekke bu çeşme sebebiyle kurulmuştur. Mekke çöl bölgesidir ve çölde su olmaz. Zemin kumlu olduğu için eğer yağmur yağarsa su derhal kumun içinde kaybolur. Onun için çöllerde ırmak, havuz ya da göl bulunmaz. Uzaklara kadar suyun ismi cismi olmaz.

Eğer bir kafile çölde kaybolursa, susuzluktan ölecektir. Çünkü su, insan yaşamındaki en önemli şeydir. Bu yüzden insanlar hayatlarını, çeşmelerin, akarsuların, göllerin kenarında geçirirler. Eğer bir yerde su yoksa orada insan da olmaz. Mekke de bir zamanlar, su olmadığı için yerleşim yeri değildi. Viran, ıssız bir yerden ibaretti. Safa ve Merve Mekke’nin meşhur dağlarıdır, onların arasında bu çeşme vardır.

Sevgili gençler! Allahın işine bakın! O, sevgili kulu İbrahim aleyhisselama, büyük oğlu İsmail’i[9] annesiyle birlikte bu ıssız vadiye bırakmasını emretti. Bunun üzerine o, biraz yiyecek ve bir tulum su aldı, hazreti Hacire’nin kucağına hazreti İsmail’i verdi ve yola çıktılar. Uzun bir yolculuktan sonra, Yüce Allahın bildirdiği yere ulaşınca onları ve yiyecek içeceği yere bırakıp, hazreti İbrahim aleyhisselam geri dönmeye başladı.

Hazreti Hacire radiyallahü anha çok şaşırdı. Düşünmeye başladı ki, kavga da olmadı, bana bir şey için kızmamıştı da, oğlunu da çok sever, peki ne oldu? Hazreti Hacire bunları düşünürken baktı ki kocası hazreti İbrahim aleyhisselam geri gidiyor, o çok üzüldü ve hızlı hızlı adımlarla onun peşinden koşturdu ve “biz bir kusur mu işledik ki bize gücendin de bu viran yerde terkediyorsun?” diye sordu.

Hazreti İbrahim aleyhisselamın durumu da aynı şekildeydi, kalbi sızladığı için cevap veremedi, hüzünden dolayı sesi çıkmıyordu. Büyük bir sabır ile kendini tutarak parmağını kaldırıp gökyüzüne işaret etti. O zaman bu mukaddes kadın, bunun Allahın hükmü olduğunu anladı. “Eğer Allahın rızası için bizi bıraktıysan, hiç merak etme, O bizi asla zayi etmeyecektir. Sen itminan ile git,” dedi. Hazreti Hacire radıyallahü anha da Yüce Allahı çok severdi. O, Hüdanın her emrine uymayı farz bilirdi. Onun için böyle sevgiyle cevap verdi.

Burada biraz düşünelim. Gözün alabildiği yere kadar, insanın gölgesinde oturabileceği bir tek ağacın bulunmadığı, hiçbir insanın olmadığı bir yer ne kadar korkutucudur kimbilir. Fakat Yüce Allahı seven birisinde hiçbir korku olmaz. Onun kalbi tam bir sükun içindedir. Eğer ağaç gölgesi yoksa ne çıkar, Allahın gölgesi var. Eğer insan yoksa, Hüda Teala var.

Hazreti Hacire oğlunu alıp gökyüzünün altına oturdu. Bir müddet sonra yiyecek ve içecek bitti ve çocuk perişan olmaya başladı. Önce Hazret Hacire çocuğu alıp oraya buraya götürerek oyalamıştı ve aynı zamanda belki bir yerde su bulurum diye bakınmıştı da. Fakat bir yudum bile su bulamadı. Susuzluğun şiddeti arttıkça çocuğun durumu da kötüleşti. Bunun üzerine anne de perişan oldu. Çocuğu yere yatırıp koşarak tepeye çıktı ve uzaklara doğru bakındı belki su bulurum diye. Fakat ne mümkün. Sonra endişelenerek aşağı inip çocuğa baktı, çocuk susuzluğun şiddetinden topuklarını yere sürtüyordu. Koşarak diğer tepeye çıkıp uzaklara kadar baktı ama suyun ismi cismi yoktu. Böylece yerinde duramayarak iki tepe arasında yedi defa koştu, her seferinde çocuğa da bakmaya devam etti. Gözlerinden yaşlar boşanarak, sık sık yüzünü göğe çevirip Hüda Tealadan yardım istedi. Yedinci defa koşuşturduğunda gökyüzünden meleğin sesi geldi; “Ey Hacire! Sana ne oldu? Korkma, Hüda Teala çocuğun avazını duydu. Kalk, çocuğu da kaldır ve ona ellerinle bakıp büyüt, Allahcc onu bir kavim yapacak.”

Hazret Hacire çocuğun yanına dönünce bir de ne görsün ki çocuğun topuklarını sürttüğü toprak biraz nemlenmiştir. Elleriyle hızlı hızlı toprağı kenara çekiyordu ki birdenbire su fışkırarak çıkmaya başladı. Hemen çocuğa su içirdi. Kendisi de koşuşturmaktan bitap düşmüştü, su içti, ardından Yüce Allaha şükretmeye başladı. Allahu Teala ne yüce bir Zattır. Kalbi hamd duygularıyla doldu. Bir çocuğa baktı, bir fışkıran suya baktı. Şükür duygularıyla gözlerinden yaşlar boşandı.

Birdenbire suyun fazlalaştığını görünce gayri ihtiyari ağzından “zem zem” yani dur, dur kelimeleri çıktı. Derhal etrafındaki taş ve toprağı toplayarak, suyun akıp zayi olmaması için etrafına bir set yaptı. Böylece bu mukaddes çeşmenin adı zemzem kaldı.

Hazreti Resulüllah sallellahu aleyhi vessellem bir hadiste şöyle buyurdu: Allahcc Hacire’ye rahmet etsin. Eğer o suyu durdurmasaydı bu akarsu olurdu.[10]

Evet gençler! Sırf Allahu Tealanın has muhabbeti ve şefkatinden dolayı fışkıran bu su, bu gün de dünyaya bir mesaj vermektedir. Ey İnsanlar! Bana bakın! Hüda Tealaya ve O’nun kudretine inanmayanlar için ben bir alametim. Gelin benim tatlı ve serin suyumdan içerek bu kızgın çöllerde susuzluğunuzu giderin. Kesinlikle ruhunuz bile doyacak.

Gençler! Bu çeşme insanı hayrete düşürür. Allahın kudreti, çölde su olmasını bırak, olsa bile zemin onu derhal emer. Nerde kaldı kum zeminin içinden kendiliğinden su çıkması. Ne kadar acaip bir şey değil mi? işte aynen bunun gibi olağanüstü veya imkansız olaylara mucize denilir.

Bu mucize hazret Hacire radiyallahü anha ve hazret İsmail aleyhisselam için gerçekleşti. Fakat gençler! Onları burada yerleştirmenin maksadı neydi? Bu ıssız çöle niye çağrıldılar?

Onun sebebini ben anlatayım. Hüda Teala bu yerde, Kendi en sevgili şehzadesini yaratacaktı. Fakat Kendi mahbubunu, öyle ıssız, çorak, susuz bir yerde yaratacak değildi. O, önce oranın abad olmasına karar verdi. Onun için hazret Hacire ve hazret İsmail aleyhisselamı buraya çağırıp su çıkardı. Bu aynen şuna benzer; İnsan ne zaman küçücük bir iş bile yapmak isterse önce onunla ilgili plan yapar. Ve iş ne kadar büyükse plan da ona göre olur. Aynen bunun gibi Hüda Teala bu çeşmeyi aslında kendi sevgilisinin bir alameti olarak çıkardı. Bu gün bu yer susamıştır, Ben onun susuzluğunu gideririm. Yarın burası abad olacak ve orada yaşayanlar ruhani susuzluğun şiddetiyle titremeye başlayacaklar. Ahlaklarının ve karakterlerinin bozulması yüzünden akılsız olacaklar. O zaman Ben aynı yerde, bu çeşme gibi, suyu hiçbir zaman kurumayacak ruhanî bir çeşme yaratacağım. Ve her kim ondan içerse daimî hayata kavuşacak. Bu çeşme, çeşme-i Muhammedî sallellahu aleyhi vessellem olacak. Benim mahbubumun feyz çeşmesi.

Demek ki bu çeşme-i zemzem, benim efendim sallellahu aleyhi vessellemin yüceliğini göstermek için, onun hatırı için onun atalarına verilmişti.

Biz anlatıyorduk ki hazreti Hacire çeşmenin yanında oturuyordu, yiyecek ise çoktan bitmişti. Fakat onun kesin inancı vardı ki, nasıl Allahu Teala su sağladıysa, yiyecek ihtiyacını giderecektir.

Yemen’den Şam tarafına giden bir kabile yolu şaşırdılar ve Mekke’ye yakın bir yerde konaklamak zorunda kaldılar. Onların suyu da bitmek üzereydi, çünkü yolculukta ancak bir miktar su yanları sıra taşınabilir. Ayrıca bu kabilenin develeri de kayboldu ve iki genç develeri araya araya hazreti Hacire’nin yanına ulaştılar.[11] Orada tek başına bir kadın ve çocuğunu çeşmenin yanında otururken görünce çok şaşırdılar. Ve hızlıca kabilelerinin başkanı Muzaz bin Amr Cürhemi’nin yanına gidip gördüklerini anlattılar. Suyun birdenbire bulunması ile bütün kabileye bir mutluluk dalgası yayıldı ve hareket ettiler. Hazreti Hacire’nin yanına ulaşınca ona çeşmenin hikayesini sordular.

Bu insanlar ticaret için birçok defa o bölgeden geçmişlerdi fakat orada asla böyle bir çeşme yoktu. Hazret Hacire her şeyi anlatınca onun iyiliğine hayranlıkla bakmaya başladılar. Onlar, büyük bir saygıyla hazreti Hacire’ye arz ettiler; Eğer izin verirseniz biz de burada konaklayalım.

Hazret Hacire, birdenbire gelen bu ikinci nimete hayran kaldı ki Hüda Teala benim yalnızlığımı da giderdi. Ardından, bu insanlar hazreti Hacire’den su almak için izin istediler ve minnettarlık duygularıyla kendisine yiyecekler ikram ettiler. Böylece yiyecek konusu da halledilmiş oldu.

Mekke’de ilk yerleşen kabile işte bu Cürhem kabilesiydi. Fakat daha önce de söylediğimiz gibi çölde su çok kıymetli olur. Hangi kafile oradan geçerse su için durur ve suyun karşılığı olarak, uzak bölgelerden getirdikleri yiyecekleri, meyveleri, hububat vesaireyi hazreti Hacire’ye takdim ederlerdi. Böylece Hüda Teala, anne ve oğlu için uzaklardan nimetler gelmesinin yolunu yarattı.

Aynı kabilenin kızı ile hazreti İsmail aleyhisselam evlendi böylece Yüce Allahcc kendisini Mekke’nin padişahı yaptı. Yüce Allah’ıncc Mekke’ye verdiği başka bir yücelik, Kendi evi Kabe’yi hazret İbrahim aleyhisselam ve hazret İsmail aleyhisselama yaptırtmasıdır. Bu ev bir zamanlar mevcuttu fakat şimdi sadece bir nişan kalmıştı, işte onun üzerine yapıldı. Bu ev büyük azamet ve bereketle doludur. Onun korunması görevi de hazreti İsmail aleyhisselama verildi ve onun tavaf edilmesi de emredildi. Aynı zamanda o çeşmenin de sahibiydi. Nitekim hazreti İsmail aleyhisselam kendi zamanının nebisi idi. O, bu evin saygınlığını ve hürmetini kaim kıldı. Cürhem kabilesine ilave olarak Mekke’ye gelen diğer kabileler de burayı tavaf ederler ve hediyeler takdim ederlerdi.

Hazret İsmail aleyhisselam vefat edince Kabe’nin hizmeti onun büyük oğlu Nabit’e geçti. Ondan sonra bu saadet onun dedesi (annesinin babası) Mazaz bin Amr’a geçti. bu kabile yüzlerce sene Kabe’ye ve hacılara hizmet etme farizasını eda ettiler.

Fakat Huzza adındaki başka bir kabilenin Kabe’nin zenginliği ve Mekke’nin başkanlığında gözü vardı. Onlar kavga ve savaş ile Kabe’nin tevelliyetini (bakım gözetim sorumluluğunu) Cürhem kabilesinden zorla aldılar ve onları Mekke’den çıkmaya mecbur ettiler. O zaman kabilenin başkanı Amr Bin El-Hars Cürhemî, Kabe’nin hazinesini çeşmenin içine koydu ve çeşmeyi toprakla kapattı.[12]

Mekke’yi terk etmek Cürhem kabilesine çok ağır geldi. Onlar Yemen tarafına hicret ettiler. Huzza kabilesi Mekke’ye girdiğinde mukaddes çeşme kaybolmuştu. Onlar çok şaşırdılar, çok aradılar ama Zemzem’i bulamadılar.

Aslında Hüda Teala bu çeşmeyi, hazret İsmail aleyhisselamın evlatlarının hatırı için devam ettirmişti. Cürhem kabilesi hazreti İsmail aleyhisselamın evladının anne tarafının kabilesiydi. Bir kan bağı sebebiyle bu kabileye de Yüce Allahcc bu saadetten pay verdi. Kabilenin insanları bu suyu zor kullanarak ve kavgayla ele geçirmemişlerdi. O yüzden Allahcc da onlardan bu nimeti geri almamıştı.

Fakat Huzza kabilesi kavga çıkarttı. Emniyetli şehir Mekke’nin emniyetini bozmaya kalktı. Üstelik bu kabilenin hazreti İsmail aleyhisselamın nesli ile bir akrabalığı da yoktu. Bu yüzden Hüda Teala bu mukaddes çeşmeyi gizledi.

Ve gençler! Yüzlerce sene bu çeşme dünyanın nazarından uzak kaldı.[13] Fakat ilelebet kaybolmadı. Tam tersine çeşmenin asıl varisinin gelmesine az bir zaman kalınca, Yüce Allahcc onun ortaya çıkarılması için gerekeni yaptı.

Allahın işine bakın. Peygamber efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin dedesi hazret Abdulmuttalib’e rüyasında bir adam gelip, “Tayyibe’yi kaz” dedi. Hazret, Tayyibe nedir diye sordu fakat o adam kayboldu. İkinci gün uyuduğunda aynı adam rüyasında tekrar gelip, “Barra’yı kaz” dedi. Hazret Abdulmuttalip Barra nedir diye sordu, fakat adam tekrar kayboldu. Üçüncü gün aynı adam rüyada tekrar gelip, “Maznuna’yı kaz”[14] dedi. Hazret, Maznuna nedir diye sordu, adam önceki gibi yine gitti.

Hazret Abdulmuttalip bu üç gün boyunca çok müteessir oldu. Kureyş halkına da rüyasını anlattığında onlar da çok şaşırdılar. Fakat o, Allahu Teala’nın yüzlerce sene sonra kudretini tekrar göstermek  istediğini bilmiyordu. Aklına, bunun  şeytanî bir vesvese olabileceği geldi.[15]

Kureyşliler soru sormaya başladılar; O nerdedir? Onun alametleri nedir? Neresi kazılacak?

Gerçek şuydu ki Hazret Abdulmuttalip de şimdiye kadar tam olarak neden bahsedildiğini anlayamamıştı. Sonunda dördüncü gün o, bu düşünceler içinde uyudu ve o adam tekrar geldi ve dedi ki “Zemzem’i kaz”. O sordu, zemzem nedir? Bu soru üzerine adam kaybolmadı bilakis tafsilatlı bir şekilde anlattı, “zemzem hiçbir zaman kurumayacak bir çeşmedir. Onun suyu hiç azalmayacak. O, Kabe’yi tavaf etmeye gelen hacı kafilelerinin susuzluğunu dindirecek.”

Hazret Abdulmuttalip rüyasında mukaddes bir çeşmeden bahsedildiğini anladı fakat onun nerede olduğu söylemedi. Bu esnada o adam konuşmaya başladı; “Dışkı ile kan arasında, beyaz gagalı karganın yakınında, karıncaların yerleşimine yakın.”

Hazret Abdulmuttalip kalktı, şimdi kalbi müsterihti. Çünkü Hüda-yı Rabbü’l İzzet, açık bir şekilde izah etmişti, kazılacak yer işaretlenmişti. Başka bir rivayette onun yeri hakkında şöyle denmiştir, “Karıncaların evinin yanında kargalar gagalarını yere vuracaklar.”[16]

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Hüda Teala ne zaman isterse, bir işin karar verilmiş vakti ne zaman ise, o zaman Allahcc, bunları söyleyebileceği ve işi yaptırabileceği insanları da yaratır. Nitekim aynen böyle oldu.

Şimdi çeşmenin ortaya çıkarılma zamanı gelmişti. O zaman Mekke’de küçük küçük kuyular vardı ve onlardan su elde ediliyordu. O kuyular Mekke halkının su ihtiyacını karşılamaya yetiyordu, fakat hacıların çokluğu sebebiyle daima yetersizdi. Şimdi Hüda Teala suyun yetersiz kalmasını istemiyordu, istiyordu ki susuzluk çekilmesin. Zahiren bu dünyevî suyla ilgiliydi. Fakat O Kadir Allahcc, kendi kudretiyle şunu anlatıyordu: Şimdi öyle bir çeşme ortaya çıkacak ki onun suyu asla kurumayacak. Yani İslamî talim, kendisine gelen herkesin susuzluğunu dindirecek olan pak Kuran-ı Kerim. Şimdi o küçük kuyulara, yani diğer peygamberlerin talimatlarına ihtiyaç kalmayacak. Çünkü onlar küçük kuyulardı ve onların suyu da azdı. Hepsi bir araya gelseler yine de ihtiyacı karşılayamazlardı. Fakat şimdi gelecek olan çeşme, her devrin, her insanın ihtiyacını tam olarak karşılayacak.

Zemzem zahiri ve maddi bir çeşmedir. Fakat ruhanî ve gerçek çeşme, çeşme-i Muhammedî olacak ki o hiçbir zaman hiç kimseyi susuz bırakmayacak. Evet gençler! Zemzem, çeşme-i Muhammedî’nin zahiri bir nişanesidir. Hüda Teala bu zahiri nişanelerle kendi ruhanî alametlerini anlatmaktadır. Fakat kim Yüce Allahın kudretine, lütuflarına vakıf ise, yahut kimde Allahın alametlerini anlayabilecek kapasite varsa, o anlayabilir ki ne olmak üzeredir ve ne gerçekleşecek.

Hazret Abdulmuttalip, bu çeşmeyi aramaya karar verdi. Kabe’ye giderek Kureyşlilerden yardım istedi. Önce birkaç kişi kabul etmişti fakat sonradan vazgeçtiler. Hazret büyük bir kararlılıkla, bana verilen emri mutlaka yapacağım, sizler bana yardım etmezseniz ne çıkar, dedi. Ve kendi tek oğlunu alıp çeşmeyi aramaya çıktı. O zaman Kureyş’in bütün başkanları, sadece bir çocukla ne olacak ki diyerek dalga geçtiler.

Hazret Abdulmuttalip, bana yardım edeceklerine benimle dalga geçiyorlar diye çok üzüldü. Tek çocuğum olduğu için zayıfım, üstelik fakirim. Bu insanlar gibi bende servet yok. O zaman o, Kabe’nin yanında durup dua etti: Ey Hüda! Eğer Sen bana on erkek çocuk verirsen ve onlar benim gözümün önünde gençliğe ulaşırlarsa, onlardan Senin istediğin bir tanesini Sen’in yolunda kurban edeceğim.[17] Bu insanlar bu iyi maksada engel oluyorlar, duam şu ki benim evladım Sen’in evinin muhafızı olsun. Sonra da o, dua ederek Haris’i alıp gitti. Kureyş’in hayvanlarını kurban ettikleri yerde karıncaların yuvasını gördü. Hemen yanında karga yeri gagalıyordu.

Tam orayı kazmaya başladı. Bunu gören Kureyş halkı da oraya toplanmaya başladılar. O kazmaya devam ederken, Kureyş halkı da hayretle bakıyordu, Abdulmuttalib’e ne oldu, sırf bir rüya yüzünden bu kadar zorluğa katlanıyor, bulacak mı bulamayacak mı nerden belli. Fakat Hazret Abdulmuttalib’in azim ve kararlılığından dolayı sessiz kaldılar. Daha çok fazla kazmamıştı ki sır ortaya çıktı. Hazret Abdulmuttalip yüksek sesle tekbir getirdi. Kureyş, hazrete gösterilen rüyanın doğru olduğunu şimdi anladı. Biraz daha kazınca, çeşmenin içine gizlenmiş olan servet de ortaya çıktı. İki altın geyik, son derece parlak kılıçlar ve zırhlar buldu.  Bunları Cürhem Kabilesinin başkanı Amr Bin El-Hars Cürhemi Mekke’den ayrılırken oraya koymuştu. Bu sefer Kureyşliler çok üzüldüler. Eğer yardım etmiş olsaydık bütün bu şeylerde payımız olurdu, fakat şimdi elden ne gelir.

Onlar hemen dediler ki, bunlar bizim ecdadımızın, yani dedelerimizin babalarımızın servetidir, o yüzden biz de hissedarız. Bizim hakkımızı ver, yoksa savaşacağız. Hazret Abdulmuttalip onlara, savaşmaya gerek yok, gelin birini hakem olarak tayin edelim dedi. Bunun üzerine Kureyşliler, “Beni Sâd kabilesinin Hazim isimli kahinini kararlaştıralım,” dediler. O kahin kadın, Şam’ın yüksek bir bölgesinde yaşardı.

Hazret Abdulmuttalip ile birlikte Kureyş’in her kabilesinden birer adam Şam’a doğru yola çıktılar. O zamanlarda şehirler bu günkü gibi geniş ve abad durumda değildi, bilakis küçük küçük yerleşimler şeklindeydi. Yollar tehlikeli ve viran durumdaydı ve o zamanlar hızlı giden binekler de yoktu. O yüzden develer üzerinde seyahat edilirdi. Bazen aylar sonra bir kafile geçerdi. Bu yüzden de yollar çok virandı. Üstelik daha önce de söylediğimiz gibi Arabistan çöldür ve çölde su olmaz. Bu yüzden insanlar yanlarına yeteri kadar su alıp öyle yolculuğa çıkarlardı, eğer yolda tükenecek olursa çok büyük zorluk olurdu ve bazen bütün kafile susuzluktan ölürdü.

Bu kafile Hicaz ile Şam arasına ulaşınca suları tükendi. Sıcak, susuzluk, yerleşim yerlerinden uzakta olmak, bütün bunlardan dolayı onları korku kapladı. Birkaç kişide birazcık su vardı fakat onlar suyu vermeye yanaşmıyorlardı.  Eğer size verirsek biz de şu an sizin düştüğünüz duruma düşeceğiz diyorlardı.

Hazret Abdulmuttalip Kabe’nin mütevellisi (bakımından sorumlu) olduğu için saygıdeğer ve başkan kabul edilirdi. Ve o, sadece kendi sözünü dayatan sıradan başkanlar gibi değildi. Tam tersine onda şu yücelik vardı ki o halkının rahatına ve sıkıntısına ortak olurdu. O zaman da, yanında su olan ve vermeyi reddeden insanlara üzüldü. Aynı zamanda diğer insanların felaketi için ne yapabileceğini düşünüyordu.

Hazret Abdulmuttalip herkese fikrini sordu. Hepsi de, siz karar verin biz onu kabul edeceğiz dediler. Bunun üzerine hazret dedi ki herkes kendisi için bir çukur kazsın, böylece kim ölürse onun yanındaki onu o çukura itsin, böylece o akbaba ve kartallara yem olmaktan korunsun. Ta ki herhangi biri kurtulsun. Herkesin yırtıcı kuşlara yem olup cesedinin çöle dağılmasındansa bir kişinin o şekilde berbat olması daha iyidir. Nitekim herkes bunu kabul edip kendi çukurunu kazdı ve kenarına oturup ölümünü beklemeye başladı. Susuzluk ve korkudan hepsi de kötü durumdaydılar ve hiçbir şey düşünecek durumda değillerdi ve hayattan ümitlerini kesmişlerdi.

Hazret Abdulmuttalip kavminin bu durumunu görmekten dolayı aşırı üzüntü duydu. Onlara havsala (tahammül gücü) vermek istedi ve kalkın ilerleyelim, belki su olan bir köye rastlarız dedi. Bu şekilde ümitsizce oturmak iyi değil, Allahcc yardım eder elbet.

Fakat onlar oturdukları yerde oturmaya devam ettiler. Birkaç kişi Hazret Abdulmuttalip ile gitmeye amade oldular. Hazret kalkıp, binmek için deveyi kaldırınca, Yüce Allahın şanına bakın, onun ayağının altından tatlı su çeşmesi fışkırdı.[18] Bunu görünce onlar hayran kaldılar. Hazret Abdulmuttalip kendisi de su içti, diğerlerinin susuzluğunu da giderdi.

Kureyş halkına dedi ki; bunu görün, Allahu Teala su verdi. Kana kana için. Yolculuk için de alın. Ve benim Rabbimin mucizesini görün. Bu yeni mucize ve Allahın azametini görünce Kureyşliler, Hüda kararını verdi, dediler. Hazret Abdulmuttalip sordu, nasıl karar? Onlar, sizin lehinize karar verildi dediler. O Hüda, çeşmenin sahibinin siz olduğunuzu ispat etti. Çünkü bu çölde su vermesi ve suyun da sizin devenizin ayağının altından çıkması anlatıyor ki o su (zemzem) sizindir.

Böylece Kureyş’in bütün kabileleri ittifakla, çeşme-i zemzem’in hazret Abdulmuttalib’e ait olduğunu kabul ettiler. Fakat o hazineyle ilgili karar kalmıştı. Onlar, hazineden bize de hisse ver dediler. Hazret Abdulmuttalip, ok atacağız, dedi. O devirde ok atarak fal bakılırdı.

Şöyle karar verdiler: Kabe’nin adına iki ok, iki ok Kureyş kabilelerinin ve iki ok hazret Abdulmuttalib’in. Hangi şey üzerine kimin iki oku çıkarsa o şey onun olacak. Kime iki ok çıkmazsa o hiçbir şey alamayacak. Hazret Abdulmuttalip Allaha dua etmeye başladı ve ok atan da işini yapmaya başladı. Allahu Teala ne yaptı dersiniz? Kabe’nin adına iki altın geyik çıktı, kılıçlar ve zırhlar hazret Abdulmuttalip adına çıktı ve Kureyş’e hiçbir şey çıkmadı.

Böylece Hüda Teala bir kere daha karar verdi ki, kavmî servet bile ait olduğu hanedana aittir. Fakat gençler! Hazret Abdulmuttalip de emanetin hakkını eda etti. Kılıçları Kabe’nin kapısı olarak astı, altın geyikleri de Kabe’ye bağışladı. Kendisi ise çeşmeden hacılara hizmet etmeye başladı.[19]

Her şeyden önce, Kabe’nin düzenlenmesi için kullanılan bu şeyler altındı. Eğer hazret Abdulmuttalip isteseydi bu servetin hepsini kendi geçimi ve rahatı için kullanabilirdi. Fakat Kabe’nin sevgisi onu, her şeyi Allahın evi için takdim etmeye mecbur etti. İşte gerçek bir emanetdar, emanetleri ait olduğu yere kendiliğinden ulaştırmasıyla tanınır.

Böylece Yüce Allahcc bu mukaddes çeşmeyi bir kere daha ortaya çıkartmakla dünyaya anlatmış oldu ki şimdi onun sahibi gelmek üzeredir. Şimdi Mekke’de insanlar çoğalacak, onun için hiçbir kavim susuz kalmasın.

Nitekim bu çeşme bütün diğer kuyulardan öne geçti. onun suyu o kadar arttı ki bütün hacıların ihtiyacını karşılayabilirdi, Mescid-i Haram’da olduğu için herkes susuzluğunu oradan giderirdi. Üstelik bu hürmetli idi de. Çünkü onun başlaması mukaddes ve pak insanlar sebebiyle olmuştu. O, bütün Kureyş ve bütün Araplar için övünç, saygınlık ve yüceliğin nişanesiydi.

Ey Kureyş! Siz çeşmenin azametini kabul ettiniz. Onunla gurur duydunuz. Onun şanı ile ilgili, bu gün bile tarihte saklı kasideler yazdınız. Fakat o çeşmenin zahiri güzelliğini görüp de onun batınî nişan ve azametine vakıf olamayanlara yazıklar olsun. Hazret Abdulmuttalip bu çeşmenin hatırına en sevdiği oğlunu Allahın kararına uygun olarak kurban etmek istediğinde Hüda Teala bu kurbanı zahiri olarak kabul etmedi. Bilakis Abdullah’ın ciğerparesi, Abdulmuttalib’in torunu, Amine’nin kıymetlisini, daimi olarak kendine mahbub yaparak manevi bir renkte kabul etti.

Bu çeşme ile birlikte bir çeşme daha çıkardı ki ondan sonra bir daha başka bir çeşmeye ihtiyaç kalmadı. Dünyanın hangi bölgesinden olursa olsun, her susayan susuzluğunu dindirebilirse ancak bu çeşme-i Muhammedî sallellahu aleyhi vessellemin tatlı ve serin suyu ile dindirebilir. Yoksa o susuz çöllerde kaybolur. Çırpınır. Bazen Beni İsrail’in çeşmesine gider. Bazen Hıristiyanlığın kuyusu onu davet eder. Bazen Hinduizm’in gölü onu çağırır. Bazen sosyalizmin havuzu ona cilve yapar. Bazen Budizm’in gölü, bazen ateşperestlerin çukurlara biriken suları onu çağırır. Fakat içmesine rağmen susuzluğu dinmez. Susuzluğu daha da artar, artmaya da devam eder. Ne zaman ki onun çığlıkları çöllerde yayılır, dağlara çarpıp bu çeşme, yani çeşme-i Muhammedî sallellahu aleyhi vesselleme ulaşınca, tatlı bir nağme bütün dünyaya seslenir: Gelin, susuzluğunuzu dindirin, çünkü sadece bu, temiz, tatlı, serin ve parlak sudur. Onda hiçbir katkı yoktur, öyle şeffaftır ki ayna gibidir. Hem için, hem çehrenizi görün. Hem de aynı zamanda Rabbinize kavuşun.

Sevgili gençler! Zemzem çeşmesi aslında bizim Efendimiz sallellahu aleyhi vessellemin bir alametidir; onun yüceliğinin, onun şanının, onun celalinin ve cemalinin alametidir. Ve benim Efendim sallellahu aleyhi vessellemin feyzi devam ettikçe bu çeşme de akmaya devam edecek.

Allahümme barik ve sellim ala Muhammedin ve ala âli Muhammedin inneke hamidün mecid.

 


[1] Siret Hatemü’n Nebiyyin, sayfa 73, Hazret Sahipzade Mirza Beşir Ahmedra

[2] Saffat suresi, ayet 103

[3] Kurban yeri ile ilgili açıklama: Hacdan sonra hacılar, Mina’da kurban keserler. Bunun  açıklanması iyi olur, çünkü kurban yeri Merve’dir ve şimdi Mina’da kurban kesilmektedir. Hazreti Resulüllah sallellahu aleyhi vessellem zamanında da kurban yeri Mina idi. Fakat Hazreti Resulüllah sallellahu aleyhi vessellem bizzat kendisi Merve tarafına işaret ederek buyurdu ki, “Burası kurbangahtır ve Mekke’nin bütün tepeleri ve vadileri kurbangahtır.” (Hazret İmam Malik, Kitabü’l Hac) Merve yerine Mina’da kurban kesmenin sebebi hacıların çokluğudur. Bu yüzden Mina da Kabe’nin sınırlarına dahil edilmiştir.

[4] İbni Sâd, birinci cilt, Nezir Abdulmuttalip bölümü

[5] İbni Sâd, Cilt 1, Bölüm, Abdulmuttalib’in adağı

[6] İbni Hişam, Cilt 1

[7] İbni Sâd, Cilt 1, Bölüm, Abdulmuttalib’in adağı

[8] Çeşme: Yerden kendiliğinden çıkan su, su kaynağı, su gözesi, kaynak

[9] Açıklama: Hazreti İsmail doğduğunda, hazreti İbrahim yaklaşık 86 yaşındaydı. Ve Yüce Allahcc bu çocuğu uzun dualardan sonra vermişti. Onun için adı İsmail kondu. İsmail’in anlamı, “Allah duydu” demektir.

[10] Siret Hatemünnebiyyin, cilt 1, sayfa 83

[11] Başka bir rivayette bir kuştan bahsedilmektedir. Kafiledekiler havada kuşu görünce çeşmeyi aramaya çıktılar.

[12] Siret Hatemünnebiyyin, cilt 1, sayfa 97

[13] Siretü’n Nebi İbni Hişam, cilt 1

[14] Bu her üç isim zemzem kuyusunun isimleridir.

[15] Siretü’n Nebi, İbni Hişam, cilt 1, sayfa 173

[16] Siretü’n Nebi, İbni Hişam, cilt 1, sayfa 170

[17] Siret İbni Hişam, cilt 1

[18] Siretü’n Nebi, İbni Hişam, cilt 1

[19] İbni İshak

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 22. Sayısı

Hz. Resulüllah'ın Yüce Şanı


Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 334

1896 yılının Aralık ayında, Hindistan’ın Lahor Şehrinde (bugün Pakistan sınırları içinde bulunuyor) Büyük Dinler Konferansı toplan...

Video

Downloads: 92

Kuran-ı Kerim ve Hadisler ışığında cinler konusuna doyurucu açıklamaları bu bölümde bu...

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

Duyurular

Her hafta değişik konularda sorularınızı cevaplandırıyoruz. Sorularınızı canlı olarak iletebilirsiniz.

Tek yapmanız gereken aşağıdaki web sayfamıza tıklamak:
www.islamiyetin-sesi.org

Her Cumartesi Türkiye Saati ile 21:30, Almanya Saati ile 20:30 da

islamiyetin-sesi.org adresinden canlı izleyebilirsiniz. Sorularınızı sorabilirsiniz.

Bu gece özellikle dünyanın batısı, dansla meşgulken, alkol tüketirken ve heyecanlanırken, biz yeni yılda O’nun emirlerine itaat duygusunu koruyarak, inancımızı geliştireceğize ve bütün davranışlarımızı Allah’ın emirleri doğrultusunda şekillendireceğimize, Allah’ın huzurunda söz vermeliyiz.

Allah’ın varlığı konusunu bir tarafa koyarsak, Kurtuluş sorusu belki de üzerinde durulması gereken en önemli konudur. Gerçek Kurtuluş nedir? İlahi Adalet ile birlikte orijinal günah ve reenkarnasyon kavramı gibi yanılgılar doğuran keyfi tanımları nedeniyle “Kurtuluş” konusu karışık bir hal aldı ve önemi anlaşılamadı. Öte yandan İslam, konu hakkında aslında tutarlı ve rasyonel bir anlayış sunuyor. Diğer taraftan günümüz dünyasında karşılaşılan sorunlara yer veren:

-          Dünyevi sıkıntılardan necat mümkün müdür?

-          İbtila ve azabın farkınedir?

-          Günahtan tamamen kurtulmak; necat bulmak mümkün müdür?

-          Günaha olan meyilden kurtulmak mümkün müdür?

-          Necata doğru ilerliyor olmanın belirtileri nelerdir?

Sorularına da bu kitabımızda cevap bulacaksınız.

 

Kitap için tıklayın

Namaza yeni başlayacaksanız, veya zaten kılıyorsanız,

bilmeniz gerekenleri bulacağınız bölümümüz açıldı.

TIKLAYIN...

Bu kitap, manevi arayış içindekiler için ilmi gerçekleri çok pratik ve herkesin anlayabileceği bir dille anlatan ve manevi yolculuğunuza rehberlik vasfı olan bir kitaptır. Ahmediye Cemaati’nin İkinci Halifesi olan kitabın sahibi Hz. Mirza Beşiruddin Mahmud Ahmed, kitabında konunun ehemniyetini şu sözlerle dile getirmiştir:

“Bu öyle bir konudur ki her insanın aklına gelir, kalbini gıdıklar. Birçok insan bunu bana sormuş ve varsa bir reçete talep etmiştir. Soru şudur;

“İnsan hangi yöntemlerle kötülükten arınabilir, iyilikleri cezp edebilir? “

Genellikle verilen cevap. “İyilik yap işte, kötülüklerden de sakın” şeklindedir. Ama herkesin çok iyi bildiği gibi birçok insan “biz Kûr’ân-ı Kerîm’i okuduk, hadis kitaplarını ezberledik, Vâdedilen Mesih’in yazdığı kitapları da okuduk ama tam olarak günahtan arınmış, iyilikleri cezp etmiş sayılamayız. Şimdi söyleyin; bizim ilacımız nedir?” diyorlar.”

Umarız manevi yolculuğunuzda yolunuzu aydınlatmaya vesile olur.

Kitap için tıklayın

Bir sonraki yemeğin nereden geleceğini 1 milyar kişi bugün merak ediyor, hatta güvenli içme suyu, uygun barınak, tıbbi yardımı da. 1 milyar kişi herhangi bir umut olmadan mücadele ederek bekliyor. Humanity First Yoksul insanların yoksulluğunu azaltmak için Afrika, Asya ve Latin Amerika bölgelerinde genelinde çalışıyor. Bu ay, yardımına ihtiyacım var, diyor...

Haydi yardım elini uzatın:

Fazal Ahmad is fundraising on JustGiving for Humanity First

 

Berakat-üd Dua

Yazan: Mirza Gulam Ahmed

Aligarh Müslim Üniversitesi’nin kurucusu Sir Seyyid Ahmed Han, Hindistan’daki Müslümanların çok önemli bir lideriydi. O, yeryüzünde meydana gelen her olayın kaza ve kadere tabi olarak gerçekleştiğine inanmaktaydı. Başka bir ifadeyle onun düşüncesine göre; Yüce Allahccher şeyi önceden tayin ettiği için, dua eden bir kimse, ettiği duanın sevabını ancak ahiret yaşamında bulacaktır ve dua vasıtasıyla bu dünyada bir değişiklik yaratmak mümkün değildir.

Berekâtü’d Dua, Müslüman Ahmediye Cemaatinin kurucusu Vadedilen Mesih ve Mehdi Hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyani’ninas, Sir Seyyid Ahmed Han’ın yukarıda beyan edilen inancını reddetmek üzere kaleme aldığı eseridir. Eser ilk olarak Kadiyan’da bulunan Riyaz-ı Hind Matbaasında, Hicri 1310 senesinin mübarek Ramazan ayında yayınlanmıştır. Kitap için tıklayın...


Namaz

Namaz nedir?

·     Namaz, bir kimsenin ihtiyaçlarını gidermesi için, tevazu ve acz ile Allah'ıncc huzurunda, O'na boyun eğmesidir.

·     Namaz,  Allah'acc karşı duyulan aşk, O'nun korkusu keza kalbin onun zikri ile meşguliyetidir.

·     Namaz bir insanın, O olmadan gerçekten hayat bulamayacağı ve de emniyet ile mutluluk yollarına erişemeyeceği, yüce şanlı Rabbinecc hitaben yalvarışıdır.

·     Namaz en yüce düzeyde bir ibadettir.

·     Namaz sadece bedeni bir durum ve hareket değildir. Farklı namaz hareketleri saygı, tevazu ve aczin göstergeleridir.

·     Namaz, günahtan uzaklaşmanın bir aracıdır. Hiçbir yol insanı, namazdaki kadar Allah'acc yakın kılmaz.

·     Namaz, ibadette bulunan bir kimsenin takvasının etkin bir ölçütüdür.

·     Yüce Allah'ıncc  lütfu ancak namaz yoluyla elde edilir. Kitap için tıklayın...

Suriye'ye Humanity First ile yardım ulaştırın

Humanity First Web sayfası için tıklayın.

Galerimiz Resimler