Söze başlamadan önce, Ahmediyet’in yeni bir din olmayıp, İslâmiyet’in ta kendisi olduğunu söylemem gerekir. Ahmediye Cemaatine mensup olanlar Müslüman’dır ve dinleri İslâmiyet’tir. İslâmiyet’in en küçük bir emrinden yüz çevirmeyi haram saymakta ve böyle bir yola başvuranın Allah indinden kovulmuş olduğu inancındayız.  

Ahmediyet ismini kullanmamız yeni bir dine delalet etmez. Kendimizi bir isimle isimlendirmemiz sadece diğer Müslümanlardan bu cemaati ayırt etmek içindir. Bu devir Müslümanları kendi görüşlerine göre kendilerine bir isim vermişlerdir. Bundan ötürü onların görüş ve düşüncelerinden kendimizi ayırt etmemiz gayesiyle biz bu ismi aldık.

Bu devir İslâmiyet’in yayılma devridir. Bizim çağımızda Allah’ın hamdı ve Hz. Resulüllah’ın (sav) getirdiği din onun Ahmed isminin feyzi ve bereketinden ötürü bütün dünyaya yayılacaktır. Bu gerçekler göz önünde bulundurulunca, bu devre en uygun ve yakışan isim Ahmedi ismi olabilirdi. Yoksa İslâm ismi, Allah’ın (c.c.) kendisi tarafından Peygamber Efendimiz’in (sav) ümmetine verilen ve gelmiş geçmiş peygamberlerin gelecekle ilgili sözlerinde şerefli bir yer tutan isimdir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:  “Allah sizi hem daha önceki kitaplarda, hem de bu Kuran’da, Müslüman diye isimlendirdi.”[1] Kitab-ı mukaddeste ise şöyle deniliyor: “Ve Rabbin ağzı ile tayin edilecek yeni bir adla çağrılacaksın.”[2]

İslâm ismini, Allah (c.c.) kendi kulları için bizzat seçmiştir.  Önceki peygamberler bu isimle ilgili açıklamalarda bulunmuşlardır. Şimdi Allah’ın bu kadar önem vermiş olduğu bir isimden daha mübarek bir isim olamaz. Böyle bir isimden kim vazgeçer? Bizim için canımızdan daha aziz olan bu din, varımız yoğumuzdur. Yegâne hayat kaynağımız İslâm dinidir.

Biz içtenlikle Müslüman’ız. Gerçek bir Müslüman’ın iman etmesi gereken bütün inançları kabul ederiz. Aynı şekilde hakiki bir Müslüman’ın reddetmesi gereken inançları reddederiz. Bütün İslâmî inanışları tasdik etmemize rağmen, bizi kâfirlikle suçlayıp “yeni bir dine mensup kimseler” şeklinde birtakım iddialar ileri sürerek bize haksızlık yapmaktadırlar. Bu insanlar iddialarından ötürü Allah indinde sorgulanacaktırlar. İnsan kalbinde taşıdıklarından değil, ağzı ile söylediklerinden dolayı suçlanır. Bir insanın kalbindekini yalnızca Allah bilir. Bundan dolayı insanların kalbindekini bilme iddiasında bulunan, kendi kendini Allah yerine koymuş olur.

Hz. Resulüllah Efendimiz’den (sav) daha büyük ârif ve bilgili kim olabilir?  Peygamber Efendimiz (sav) dahi bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben de ancak bir insanım. Sizler bana Davalarınızı arz ediyorsunuz. Belki bazınız delilini diğerinden daha düzgün ifade etmiş olabilir. Ben de ondan işitmekte olduğuma göre hükmederim. Binaenaleyh ben her kimin kardeşinin hakkı olan bir şeyi onun lehine hükmetmiş isem, sakın onu almasın. Ona ancak ateşten bir parça hükmedip kesmekteyimdir.”[3]

Hadis kitaplarında okuduğumuza göre, Usame bin Zeyd Hz. Resulüllah (sav) tarafından bir askeri birliğe  komutan olarak görevlendirildi. Usame (r.a.) savaşta karşılaştığı bir kâfire saldırdı. Kâfir öldürüleceği esnada  kelime-i şahadet getirmesine rağmen Usame onu yine de  öldürdü. Peygamber Efendimiz (sav) bunu öğrenince, Usame’ye bunun nedenini sordu. Usame (r.a.) kendini savunmak için  “Ya Resulüllah! O, korkudan kelime-i şahadet getirmişti” deyince, Peygamber Efendimiz (sav) onu azarlayarak şunları söyledi: “Neden kalbini yarıp ta içinde olanı görmedin?[4]”

Hz. Peygamber’in (sav) sözlerinden şu anlaşılmaktadır: Kelime-i Şahadet getirmiş olan bir insanın kalbinin içindekiler hakkında her hangi bir görüş yahut  tahminde bulunmak  biz fanilere düşmez. Kısacası, fetva kalbin içindeki düşüncelere göre değil, ağızdan çıkan sözlere göre verilir. Hiç kimse içinde taşıdığı düşüncelerden dolayı mahkûm edilemez. İçimizde olanı bilmek yalnızca Allah’a (c.c.) mahsustur. İnsanoğlunun içindekini bilme iddiasında olup onu fetvasıyla mahkûm eden kimse yalancıdır ve Allah indinde sorgulanacaktır.  

Ahmediye Cemaati mensupları Müslüman olduklarını açıkladıkları halde, hiç kimse: “İmanları  gösteriş içinmiş. İslâm Peygamberini inkâr ediyorlarmış.  Kelime-yi Şahadet yerine yeni bir kelime çıkarmışlar. Yeni bir Kıble icat etmişler.” Vs. şeklinde bir fetva verme  hakkına sahip değildir. Böyle şeyleri bize isnat etme hakkına sahip olan kimsenin hakkında, aynı şeyleri söylemek bizim de hakkımızdır. Biz de  “Müslümanlıkları bir gösterişten ibarettir. Evlerinde yalnızken  Peygamber Efendimiz hakkında hâşâ hoş olmayan sözler söylerler” deyip onları suçlayabiliriz. Ama onların bize olan düşmanlıkları bizi Hakk yolundan caydıramaz. Kimse hakkında “sözü başka inancı başkadır” deme hakkına sahip değiliz. “Dudaklarının ifade ettiği kalbindekine ters düşmektedir” şeklindeki görüş, İslâm diniyle bağdaşmaz. İslâm dinine boynumuz eğik olduğundan biz Ahmedi Müslümanlar sadece insanın kendi diliyle söylediklerine göre bir hüküm veririz.


[1] Hacc Suresi, Ayet 79

[2] İşaya, 62:2

[3] Sahih Buhari ve Tercümesi, Kitab-ul Ahkâm, Mehmet Sofuoğlu, Ötüken Yayın evi, 1989 s.7021

[4] Ahmed bin Hanbel; Müsned, s.207, c.5

İlgili Diğer Konular

Maneviyat 5. Sayısı Yayınlandı

Çocuklar Bölümü Oyunlar, Bulmacalar, Eğlenceler

Ses-mp3 Sizin İçin Seçtiklerimiz

Downloads: 12

Video Sizin İçin Seçtiklerimiz

Downloads: 71

Cuma ve dua, cematimizin fedakarlıkları, şehitlerimiz

Kitap Sizin İçin Seçtiklerimiz

Downloads: 61

Müslüman Ahmediye Cemaati 3. Halifesi Hz. Mirza Nasır Ahmed’in bir konuşmasından metne aktarılmış olan bu kitapta Hz. Mirza Gulam Ahmed

Galerimiz Resimler

Jalsa Salana