Mta-türk videolar için tıklayınız.

24 Mart 2017 Cuma hutbesi özeti

Teşehhüd, taavvuz ve Fatiha suresini okuduktan sonra Huzur-i Enver (atba) şöyle dedi: 23 mart, Ahmediye Cemaatinin tarihinde çok önemli bir gündür. Çünkü o gün hz. Mirza Gulam Ahmed Kadiyanî (as) resmen biat almak suretiyle Ahmediye Cemaatinin temelini attı. Kendisi şöyle der: Geleceğini Hz. Resulüllah’ın (sav) haber verdiği, o gelecek olan vadedilen Mesih ve Vadedilen Mehdi benim. Ben, Tevhidi yerleştirerek kalplerde Allah sevgisi oluşturmak için gönderildim. Allah-u Teala, ister Avrupa’da ister Asya’da, yeryüzünün değişik yerleşimlerinde yaşayan temiz yaradılışlı ruhları tevhide çekmek ve insanları tek din üzerinde toplamak istemektedir. Allah-u Teâla’nın maksadı işte budur, bunun için ben dünyaya gönderildim. Siz de yumuşaklık, güzel ahlak ve dualara sarılarak bu maksada uyun.

Hz. Mesih-i Mevud (as) yine şöyle der: Bu makam ve mertebe bana, hz. Resulüllah’a (sav) itaat ve aşk sayesinde nasip oldu. Bu yüzden bütün dünya için mesaj şudur ki bu Peygamberi (sav) sevin ve ona itaat edin. Bunun sonucunda Allah ile de bağınız olacak ve gerçekten muvahhit de olacaksınız. Bütün insanoğlu için şimdi hz. Muhammed Mustafa’dan (sav) başka bir peygamber ve şefaatçi yoktur. Onun için siz bu şanlı ve celâl sahibi peygamberi tam içtenlikle ve kalben sevmeye çalışınız ve başkasına onun üzerine hiç bir şekilde üstünlük tanımayınız ki gökte necat bulmuş sayılasınız. Unutmayınız ki necat öldükten sonra belirecek olan bir şey değildir. Hakikî manada necat edilmiş kimdir? Allah'ın gerçek olduğuna ve Hazret-i Muhammed’in (sav), onunla bütün mahlûkatı arasında ortak bir şefaatçi olduğuna inanan biri necat bulmuş­tur. Gök altında Hazret-i Muhammed’e (sav) eşit merte­bede ne bir peygamber mevcuttur, ne de Kuran’a eşit derecede başka bir kitap bulunmaktadır. Yüce Allah, başka hiç birisinin daima yaşamasını istemedi, lâkin bu seçkin nebi daima ebede kadar yaşayacaktır.

Devamını oku...

17 Mart 2017 Cuma hutbesi özeti

Teşehhüd, taavvuz ve Fatiha suresini okuduktan sonra Huzur-i Enver (atba) şöyle dedi: Bugünlerde Batılı ülkelerde veya gelişmiş ülkelerde sağcı (Hıristiyan) siyasi gruplar yahut milliyetçi siyasetçiler ve partilerin güçlendiklerini ve etkilerinin çoğaldığını görmekteyiz. Yorumcular da, sağcı olarak anılan hükümetlerin göç politikaları sebebiyle bütün bunların olduğunu yazmaktadırlar. Buna ilaveten başka sebepler de vardır. Ancak bütün bunların suçu Müslümanların üzerine atılmaktadır. Onlar Müslümanları şöyle suçlamaktadırlar: Onlar bizimle kaynaşmıyorlar ve bizden ayrı  duruyorlar, (kendi düşüncelerine göre) şiddet yanlısı olan İslam dinine göre hareket ediyorlar, bu yüzden onların buraya gelmesi engellenmeli, durdurulmaları gerekir. Yahut derler ki, eğer onlar buraya gelip bizimle yaşayacaklarsa o zaman kendi örf adetlerini bırakıp, bizim usullerimizi, giyim kuşam ve yaşantı tarzımızı benimseyecekler. Eğer böyle yapmıyorlarsa demek ki onlar bizimle kaynaşmak istemiyor ve eğer kendi benliklerini veya dini kimliklerini sağlamlaştırıyorlarsa yada sağlamlaştırmak istiyorlarsa, bu demektir ki bu ülke için onlar tehlikeli olabilirler, derler.

Müslümanların camilerinin minareleri bizim için tehlikelidir, kadınlarının tesettürü bizim için tehlikelidir, Müslüman kadınların erkeklerle tokalaşmaması, yahut erkeklerin kadınlarla el sıkışmaması bizim için tehlikelidir, şeklindeki düşünceleri çok cahilcedir. Burada İngiltere’de, siyasetçiler belki yumuşatarak bu gibi sözler söylüyorlarsa da diğer ülkelerde bu konuda çok yaygara koparılmakta ve her gün siyasetçilerin açıklamaları gelmektedir. Sonra bir de şöyle delil getirmektedirler: Bakın! Müslümanların bizim için tehlikeli olduğu şuradan bellidir ki Müslüman ülkelerde şiddet eğilimi ve kanunsuzluk son seviyeye ulaşmıştır ve bizim ülkelerimizde de şiddete meyilli olanların saldırıları Müslümanlar tarafından daha fazla gelmektedir.

Devamını oku...

3 Mart 2017 Cuma hutbesi özeti

Teşehhüd, taavvuz ve Fatiha suresini okuduktan sonra Huzur-i Enver (atba) şöyle dedi: Delikanlılar ve genç kızların evlilik işlemleri ve evlendikten sonraki ailevi sorunlar. Bunlar öyle meselelerdir ki evlerde üzüntü ve huzursuzluk sebebi olmaktadır.  Evlendikten sonraki ailevi sorunlar sadece karı-koca için sorun olmakla kalmaz, her iki tarafın ebeveynleri için de üzüntü sebebi olur. Hatta bu kadarla da kalmayıp eğer çocuk varsa, onu da huzursuz eder. Ve bazen çocuklar bu sebeple, hem dini hem de dünyevi bakımdan bozulurlar ve anne-baba ve ailede daha da fazla üzüntü yaratır. Öyle ki bir üzüntüler silsilesi başlar. Hemen hemen her gün bana böyle sorunlarla ilgili mektuplar gelir, yahut yüz yüze görüşmelerde insanlar böyle sorunlarından bahsederler.

Bir tarafta kızların evlilik meseleleri vardır. Eğitim bahanesiyle asıl evlilik yaşında kız çocukları evlendirilmez, evlendikten sonra da uyum sağlanamıyor gerekçesiyle ilişkilerinde uzaklaşmalar ve çatlaklar meydana gelmeye başlar. Bazen de kızların kalbinde kendi kız arkadaşlarının yanlış düşünceler oluşturduğunu görürüz.  Bazen ise anne babalar bizzat kendileri kızlara öyle şeyler öğretirler ki bunun yüzünden karı-koca arasındaki güven yok olur veya şüpheler oluşur. Ne üzücüdür ki Pakistan’dan evlenerek Batılı ülkelere gelmiş olan kızlar bile buradaki özgürlüğü görünce buradakilerin huyunu benimseyip olmayacak taleplerde bulunmaya başlarlar. Hatta bazen daha eve yerleşmeden buraya ulaşır ulaşmaz evliliği bozarlar. Bu sadece kızlara özgü bir durum olmayıp, bilakis erkeklerin durumu bundan da fazladır. Sebebi şudur ki erkekler de kızlar da “kavl-i sedid”e (yani dosdoğru ve eksiksiz konuşmaya) göre davranmazlar. Birbirlerine söylemeleri gereken her şeyi söylemezler. Sonra bazen anne-babalar, eğitim ve yaşam tarzı bakımından denk olmadığı halde sonradan yoluna girer düşüncesiyle, kızları zorla evlendirirler.

Devamını oku...

  • Necattan uzaklaşıyor olmanın belirtilerini merak edersek anlattıklarımın tam tersini düşünelim.

  1. Günah işleyince pişman olmamak ve iyilik yapınca mutlu olmamak
  2. Günah işleyince bin bir bahane uydurmak; “bu zaten kötü bir şey değil ki” demek
  3. İyilik yapınca kibir ve kendini beğenmişlikle dolmak
  4. Riyakâr olmak

    Devamını oku...

Başka bir itirazda deniliyor ki Allah’a inanınca insan ahlakının güzelleşiyor olması gerek. Oysa görünene inanılırsa en rezil ahlaklara sahip olanlar din mensupları oluyorlar.

Hem batılı hem doğulu ateistler bu itirazı sunuyorlar. Hindistanlı ateistler diyorlar ki Allah’a Müslümanlar daha çok inanıyorlar. Oysa hapishanelerin mahkûmları arasında en çok Müslümanlar vardır.

Benzer şekilde Hinduların ve Hıristiyanların hatırı sayılır bir miktarı hapishanelerde çürümektedir.

Bunun cevabı basittir. Ahlaki çöküntü Allah’a inanmanın neticesinde değil, gerçekten inanmamanın neticesindedir. Birisinin sadece ağzıyla “Allah’a inanıyorum” demesi faydalı olabilir mi? Ağzımızla “Aspirin Aspirin” deyince ateşimiz düşüyor mu? Eğer düşmüyorsa sadece “Allah’a inanıyorum” demek nasıl faydalı olabilir?

Devamını oku...

Daha önceki haftalarda İslamın üstün özelliklere haiz olduğundan biraz bahsetmiş ve sormuştuk; Böylesine mükemmel bir inanç sistemine sahip olduğumuz halde neden böyle bozuk ve geri kaldık demiştik. Ve geçen hafta her Müslümanın doğru sözlü, dürüst ve her bakımdan güvenilir olması gerektiğini ayetlerle ve hadislerle izah etmeye çalışmıştık İslam’ın dürüst olunuz emrinden uzaklaşan Müslümanların ne kadar itibar kaybettiklerini ve buna mukabil kişisel olarak dürüstlüğü benimseyen gayri müslim toplumların şan ve şöhret kazandıklarını günümüzü örnek göstererek anlatmıştık.

Bu gün bahsetmek istediğim konu ise Müslüman ümmeti tarafından yanlış anlaşılması sebebiyle bize zillet acısını tattıran kaza ve kader meselesidir.

Devamını oku...

Yüce Kur'an insanın bu üç dereceli hali için üç kaynak tayin etmek suretiyle bu tasnife riayet eylemiştir. Başka bir deyimle Kur'an, içinden bu üç halin fışkırıp aktığı üç memba zikretmektedir.

BİRİNCI HAL:

Bunlardan insanın cismanî halini tevlid eden birincisine Nefs-i Emmare denilir ki, kontrol altına alınmayan veya kötülüğe meyyal olan ruh manasına gelir. Nitekim Kur'anda

"İnsanın nefsi ona kötülüğü emredicidir" (1) buyurulmuştur.

İnsanı kötülüğe meylettirip adalete ve ahlâka aykırı yollara saptırmağa çalışmak ve insanın mükemmelliğe ve ahlâkî üstünlüğe ulaşmasına engel olmak Nefs-i Emmarenin vasfıdır.

Devamını oku...

Müslüman Ahmediye Cemaati, uluslararası alanda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’nın 206 ülkesinde şubesi bulunan dinî bir cemaattir. Bu, dünya genelinde 300 milyon üyeyi kapsayan, çağdaş tarihin en dinamik İslâm topluluğudur.  Ahmediye Cemaati, 1889’da Hindistan’ın Pencap Bölgesinin, Kadiyan adında küçük ve ıssız bir köyünde Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından kurulmuştur. Kendisi, âhir zamanda tüm dinlerin beklediği kişi, yani beklenen müceddid (Mehdi ve Mesih) olduğunu iddia etti. Kurduğu cemaat, İslâm’ın ilk günlerindeki berraklığı taşıyan hayırlı tebliğinin  -sulh, umumî kardeşlik ve Allah’ın iradesine teslimiyet – bir kuruluşudur. Hz. Ahmed  İslâm’ı, insanlığın dini olarak tanıttı. “Doğru yoldaki insanların dini.” (Beyyine-6.Ayet)

Ahmediye Cemaati, bu zihniyetle bir asır içinde dünyanın her köşesine ulaştı. Cemaat bazı ülkelerde şiddetli baskılara maruz kalmasına rağmen, yerleştiği her yerde sosyal projeler, eğitim enstitüleri, sağlık hizmetleri, İslâmî yayınlar ve cami inşaları ile İslâm’ın hayırlı hizmetlerini hayata geçirmektedir. Ahmedî Müslümanlar, yasalara uyan, barışçı, azimli ve hayırsever bir cemaat olma hüviyetini hak ettiler.  İslâm’da Müslüman Ahmediye Cemaati, İslâmî ahlâkı ve manevî değerleri yeniden canlandırma amacıyla, ilâhi rehberlik doğrultusunda meydana getirilmiş bir cemaattir. Cemaat, Kur’an-ı Kerim’in şu talimatına sıkı sıkıya bağlıdır ve ona göre amel etmektedir. “Dinde zorlama yoktur,” (Bakara – 257.Ayet)

Devamını oku...

Namaz, Kuran-ı Kerim’in dilinden başka bir dilde kılınamaz. Ancak önceden tayin edilmiş bölümleri ve duaları tamamlandıktan sonra, Yüce Allah’acc kendi lisanınızda niyaz etmenize müsaade bulunmaktadır. Önceden tayin edilmiş namaz dualarını asla ihmal etmemelisiniz. Bilin ki, bu ilkeden ayrılmış olan Hıristiyanlar, her şeylerini kaybetmişlerdir. (Melfuzat, c.3; s.288)

Nedir namaz? O, tespih, tahmid, takdis, istiğfar[1] ve Resulüllah’asav salât-u selam ile Allah’acc niyaz edip, O’na boyun eğerek, gizlice Kendisine yalvarmak suretiyle edilen duadır. Onun için namaz kılmak üzere durduğunuz zaman, namaz ve istiğfarları, içinde hiçbir gerçek olmayan boş hareketlerden ibaret bilgisizler gibi, dualarınızda yalnızca önceden tanımlanmış Arapça kelimelere bağlı kalmayınız. Sizler, namazı eda ettiğinizde, Kuran’ın ve Peygamber Efendimizinsav öğrettikleri dualar dışında, bütün dualarınızı kendi lisanınızda eda ediniz ki, kalpleriniz kendi acz ve içtenliğinizden etkilensin. (Keşti-i Nuh- Nuh’un Gemisi, s.87)

 

Devamını oku...

Ama sadece iddia etmek yeterli değildir; delil de vermemiz gerekir. Kur’an’ın gerçekten Allah (c.c.) tarafından gönderildiğini kanıtlamak durumundayız. Bu konuda Kur’an'da (Hud 18), Kur’an-ı Kerim’in Allah (c.c.) tarafından gönderildiğine dair üç delil vardır. Öncelikle şunu söyler;

Yani Rabbi tarafından bir Beyyine (apaçık ve bariz bir delil)  üzerinde duran hiç yalancı olabilir mi; mahvolabilir mi? Buradaki (men) kelimesi Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabeler için kullanılmıştır. Yani Kur’an-ı Kerim “sizin gözünüzde helak olup gidecek olan bu kimseler Beyyine olan bir kitaba inanırlar. Bunda iddia edenin iddiasını ispatlayan çok sağlam deliller vardır” diyor.

Devamını oku...

İlk soru meleklerin yaratılmış olup olmamaları ile ilgilidir çünkü onlara verilen makam yaratılmamış olduklarına dair fikir verebilir. Bu sebeptendir ki Hıristiyanlar yanılgıya düşüp kutsal ruhu Allah’ın bir parçası sanmışlardır; yaratılmamış olup hep var olduğunu düşünmüşlerdir. Oysa İslamiyet’e göre meleklerin mahluk[1] olmaması bir yalandır; onlar kesinlikle mahlukturlar. Kuran-ı Kerimden bunu ispatlamak mümkündür. Şöyle der; (Saffat süresi 151. ayeti)

"Melekler yaratıldıkları vakit bunlar orada mıydılar ki dişi olduklarını iddia ediyorlar?"

Bu ayet-i-kerime meleklerin yaratılmış olduklarını gösterir. Yok edilip edilemeyecekleri ise başka konudur. Acaba insanlar gibi yok edilmeyecekler mi? Yoksa bazıları yok edilip, bazıları mı yok edilmeyecekler? Bunlar hepsi ayrıca ele alınmaları gerekir. Yahudilere göre vahiy indiğinde oluşan hareket sebebiyle binlerce melek yoktan var olurlar ve o hareket dindiğinde yok olurlar. Zerdüştlere göre ise melekler fani değildirler.

Devamını oku...

Hatırlamaya değerdir ki ölmek de bir nimettir. Tüm dinler bunun bir ceza olduğunu söylerken İslamiyet aslında bir nimet olduğunu vurgular. Örneğin bir yerde Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur;

Mutlak hükümdarlık elinde olan Allah (c.c.); yücelerin yücesi; kudreti her şeye yeten insanları sınamak için ve amellerinin uygun neticelerini yaratmak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O Galiptir; Gafur’dur.

Bu ayette Allah (c.c.) ölümün ve hayatın ana felsefesini beyan etmiştir.    (Hanginizin daha iyi amel yapacağını sınamak için) demiştir. Yani ölüm bu plan için şarttı ve ölüm olmadan amellerin neticeleri çıkamazdı.

Devamını oku...

Deccal ile ilgili bulunan kehanet hususunda çok defa itirazlar ileri sürülmektedir. Dediklerine göre Deccalın Vâdedilen Mesih’ten önce ortaya çıkması gerektiği beyan edilmektedir. Deccal ortaya çıkmadığına göre, Vâdedilen Mesih’in zamanı da henüz gelmemiştir.

Deccal ile ilgili kehanetin, bütün diğer kehanetler gibi, tefsire tabi olduğunu hatırda tutmak gerekir. Kuran-ı Kerim’de şu ayetleri okuyoruz.

“Güneşi ve ayı ve bunların bana secde ettiklerini gördüm.”

“Rüyamda seni kurban ettiğimi gördüm.”

Bu iki ayette Yusuf ve İbrahim’in (A.S.) rüyalarından bahsedilmektedir. Bu iki rüya herkesçe malumdur. Her ikisi de önceden haber verdikleri olayların sembolüdür. Olayları önceden haber veren kehanetlere istikbalin sembolik tasvirlerinden başka bir nazar ile bakmak Müslümanlara yakışmaz.

Deccal hakkındaki kehanet ancak diğer hadislerin ışığında ve Allah’ın (C.C.) genel kanunları ışığında anlaşılabilir. Eğer, hadislerin dediği gibi, Vâdedilen Mesih geldiği zaman Hıristiyanlığın hâkim durumda bulunacağı doğru ise, bundan Deccal hakkındaki kehanetin zamanımızda kudret ve hâkimiyeti elinde bulunduran Hıristiyanlıkla ilgili olduğu neticesi çıkmaz mı? Bu kehanetler Deccalın ve Hıristiyanlığın muazzam birer kuvvet olacağını ve her ikisinin Vâdedilen Mesih’ten bir müddet önce ortaya çıkacağını anlatıyor. Aynı zamanda ortaya çıkması mukadder olan iki muazzam kuvvet pekâlâ aynı şey olabilir. Birbirinden farklı iki kuvvet aynı zamanda hâkimiyet kuramaz. Bu sorun, söz konusu iki isim aynı şeyin iki muhtelif ismidir diye düşünmek suretiyle çözülür.

 

Devamını oku...

Namaz çok yüksek mertebede bir ibadet olduğu halde, insanlar onun değerini tam anlamıyla bilmekten mahrumdurlar. Günümüzde birçok Müslüman, sıklıkla tekrarlanan göstermelik reçetelere düşkündürler... Yazık ki bunlar, ortaya çıkarılmış yeni usullerdir. Bu insanlar, namaz gerçeğinden de, Allah’ıncc buyruklarını lekelediklerinden de habersizdirler. Arayış içindeki bir kimse için, namaza mukabil bu yeni usullerin hiçbirinin faydası yoktur. Hz.Resulüllah’ınsav sünneti, zor durumlarla karşılaştığında abdestini alıp, namaza durmak ve namazı sırasında duada bulunmaktır. Şahsi tecrübem ise, namaz dışında hiçbir şeyin insanı Allah’acc daha yakın kılmadığı yönündedir. Namazın değişik durumları, saygı, tevazu ve alçakgönüllülüğü ortaya koymaktadır. Kıyam sırasında ibadet eden, efendisi ya da hükümdarının karşısında saygı ile duran bir köle gibi, elleri bağlı bir şekilde ayakta durur. Rükû sırasında ise, ibadet eden tevazu ile öne eğilir. Alçakgönüllülüğün zirve noktasına ise, en had safhada aczin göstergesi olan, secde sırasında erişilir. (Yıllık Toplantı Konuşmasından, igo6; s.6-8)

Namazı düzenli olarak eda ediniz. Bazı kimseler, günde tek bir namaz ile kendilerini hoşnut hissederler. Oysa akıllarında bulunması gereken, peygamberler dâhil hiç kimsenin bunlardan muaf tutulmadığıdır. Bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir. Daha İslam’ı yeni kabul etmiş bir grup insan, Hz.Resulüllah’tansav namazdan muaf tutulmalarını istemişlerdi. Buna karşılık onun müşahedesi şöyle olmuştu: Eylem talep etmeyen bir din, asla bir din olamaz. (Melfuzat, c.1; s.254)

Mirza Tahir Ahmed Hazretleri Cuma Hutbesinde, duanın aşağıdaki bahsedilen durumda şartsız olarak kabul edileceğini söyledi;

1)      Güçlük içinde ve çok zor durumda olan insanın,

2)      Savaş altındaki insanın

3)      Bir annenin çocuklarını korumak amacıyla ettiği duanın

4)      Yolculukta olan insanın.

5)      Oruç tutanın orucunu açmadan önce ettiği dualar da daha iyi kabul görür dedi.

1 ci Halife şöyle demiştir:

“Ne dua edersek edelim, Allah daima zor durumda olan insanın duasını kabul eder. İnsanoğlu duaya ne kadar çok yönelirse, o kadar çok Allah’a (C.C.) yakınlaşır ve takvada ilerler. Yüce Allah (C.C) da “, Bana ve benim kanunlarıma itaat edin ve bana güvenin ve asla inancınızı yitirmeyin” der."

 

Devamını oku...

Jalsa Salana

Çocuklar İçin Oyunlar, Bulmacalar

Mta Tv (Tr - De)

Mta-tv

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 18. sayısı

3. Dünya savaşının tartışıldığı şu günlerde

İLAHİ UYARICIDAN BİR UYARI

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 62

Orijinal adı “Hasti-i Bari Teala” olan kitabımızın girişinde, kitabın yazarıda olan Hz Mirza Beşiruddin Ahmed radiyallahü anh şöyle ...

Video

Downloads: 87

Vahiy ve ilham nedir? Günümüzde vahiy kapısı açık mıdır? Allah (c.c.) kullarıyla bugün...

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

MTA Türk

Galerimiz Resimler