Londra’daki Rus Büyükelçiliği, tanınmış yazar ve şair Ravil Bukharev’in 24 Ocak 2012 günü Londra’da vefat ettiğini bildirdi.

Ravil Bukharev, 1951 senesinde Rusya Federasyonu’na bağlı Tataristan Cumhuriyeti’nin başkenti Kazan’da doğmuştu. Büyükelçilik tarafından yapılan basın açıklamasında, kendisinin 1977 senesinden beri Sovyet Yazarlar Birliği üyesi olduğu ve benzer şekilde bazı diğer ülkelerde de yazar derneklerinde faal olarak yer aldığı bildirilmiştir.

Bukharev, 1990 senesinden beri yaşamakta olduğu İngiltere’de bulunan Rus toplumu içerisinde de öne çıkan bir yere sahipti. Dokuz dil bilen ve otuzun üzerinde basılmış kitabı bulunan Bukharev, Rus Federasyonu’nu birçok kez uluslar arası kitap fuarlarında temsil etmiş ve alanında hem Rusya hem de Tataristan tarafından değişik ödüllere layık görülmüştü.

Doğuştan Müslüman olan Ravil Bukharev, Müslüman Ahmediye Cemaati’nin seçkin bir üyesi olarak cemaat içinde de önemli görevler üstlenmişti. Kendisi Rus masası adına cemaatin çeşitli yayınlarının ve özellikle Vadedilen Mesih ve Mehdi’nin V. Halifesi’nin Cuma Hutbelerinin Rusçaya tercümelerini düzenli olarak yapmaktaydı.

İnna lillahi ve inna ileyhi raciun.

Müslüman Ahmediye Cemaati, uluslararası alanda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’nın 198 ülkesinde şubesi bulunan dinî bir cemaattir. Bu, dünya genelinde 300 milyon üyeyi kapsayan, çağdaş tarihin en dinamik İslâm topluluğudur.  Ahmediye Cemaati, 1889’da Hindistan’ın Pencap Bölgesinin, Kadiyan adında küçük ve ıssız bir köyünde Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından kurulmuştur. Kendisi, âhir zamanda tüm dinlerin beklediği kişi, yani beklenen müceddid (Mehdi ve Mesih) olduğunu iddia etti. Kurduğu cemaat, İslâm’ın ilk günlerindeki berraklığı taşıyan hayırlı tebliğinin  -sulh, umumî kardeşlik ve Allah’ın iradesine teslimiyet – bir kuruluşudur. Hz. Ahmed  İslâm’ı, insanlığın dini olarak tanıttı. “Doğru yoldaki insanların dini.” (Beyyine-6.Ayet)

 

Devamını oku...

Hz. Mirza Gulam Ahmed (a.s.) Ludyana’dayken 4 Mart 1888 gününde bir duyuru ile biatın amaç ve gayelerini şöyle izah etti:

“Biat işlemi, takvaya bağlı olan kimseleri bir arada toplamak içindir. Gayesi de takva sahibi kimselerin büyük bir topluluğunun dünyaya hayırlı bir şekilde etkisini göstermesidir. Onların birliği de İslam için bereket, yücelik ve hayırlı neticelere vesile olsun. Bir tek kelime ve tek ses üzerinde birleştiklerinin bereketi ile İslam’ın yüce ve kutsal hizmet işlerinde çabucak faydalı olabilsin.

Tembel, cimri ve işe yaramaz birer müslüman olmasınlar. Onların dağılıp bölünmeleri, birliklerinin bulunmayışı İslam’a aşırı derecede zarar vermiş, İslam’ın güzel yüzünü fâsıkça durumlarından dolayı lekelemiştir. Böyle işe yaramaz insanlar gibi olmasınlar. Keza İslamiyet’in ihtiyaçlarından asla haberleri olmayan, kardeşlerine karşı hiç sempatisi olmayan, insanoğlunun hayrı için de asla bir coşkuları bulunmayan gafil ve köşeye çekilmiş dervişler gibi de olmasınlar. Aksine başkalarına karşı sempatisi olan milletin dert ortağı olup fakirlere sığınak, yetimlere baba gibi olsunlar. İslami işleri yerine getirmek için tutkun âşık gibi feda olmaya daima hazır bulunsunlar. Kamu hizmet ve bereketleri dünyaya yayılsın gayesi bütün çabaları olsun. Allah sevgisiyle O’nun kullarının hayrı ve sempatisi pınarı her kalpten gürül gürül akıp bir yerde toplanarak bir nehir gibi akmakta görülsün.

Devamını oku...

Vâdedilen Mesih Hazretleri,

“(Kur’ân-ı Kerîm’de) “Rabbinizden mağfiret dileyerek O’na tövbe edin”[1] diye emir vardır. Bu ümmete iki şeyin ihsan edildiğini iyi biliniz. Biri, gücü elde etmek için, diğeri ise, elde edilen gücü fiilen ortaya koymak için.

Gücü elde etmek için istiğfar vardır. Başka bir ifadeyle, buna yardım ve medet dilemek de derler. Sufiler, nasıl ki, egzersiz yapmak için tomruk ve gülle kaldırmak vücuda kuvvet ve güç verirse, onun gibi, istiğfar da manevi bir tomruktur. Bununla insan ruhu güç kazanır. Kalbinde dayanma ve direnme gücü meydana gelir. Güç ve kuvvet kazanmak isteyen kimse istiğfara sarılmalıdır.

Gafara kelimesi örtmek ve bastırmak anlamına gelir. İnsanoğlu istiğfar sayesinde Allah yolundan alıkoyan düşünce ve duyguları bastırıp saklamaya çalışır. Öyleyse, insana saldırıp onu mahveden zehirli maddeye karşı üstün gelmek, Cenab-ı Hakk’ın buyruklarını yerine getirme yolundaki bütün engelleri aşarak ifa etmek, bunları fiilen uygulamaya koymak istiğfar demektir.

 

Devamını oku...

Meleklerin bizimle olan ilişkisinin çeşitleri ve her çeşidin aktardığı feyiz konusuna girerken şeytanın bizimle olan ilişkisi de aklımıza gelir. Bu iki varlık bir nevi birbirinin zıtları olduğu için birlikte anlatılabilir.

Hatırlamaya değerdir ki hem meleklerin hem de şeytanın etkileri üç çeşit veya üç aşamalıdır. İlk aşamasının adı “Lemmeyi Melekiye” dir. Bu kelime meleğin önerisi olarak tercüme edilebilir. Bunun örneği bir yere giderken yolunu kaybeden birisine alakasız birisi tarafından yol gösterilmesidir. Böyle birisi ona “buradan değil, şuradan git” der. Bu seviyede melek de aynen bu şekilde bir öneride bulunur. İkisinin arasındaki ilişkiyse iki ecnebinin ilişkisine benzer.

İnsan ve meleğin ilişkisi gelişince bir dostluk ilişkisi ortaya çıkar. Bunun örneği bir yolcululukta iki dostun birbiriyle yaptığı muameledir. Yolu bilmeyen insan yolu bilen dostunu takip eder, her dediğini dinler ve ikide bir “nereye götürüyorsun beni” demez. Böyle bir ilişki başlarsa insan ve melek insanın ruhani yolculuğunda beraber yürürler ve dini ıstılahlarda bunun adı ruh-ul-Kudüs’ün teyididir. Böyle birisi üzerine ruh-ul-Kudüs’ün indiği de söylenir. Bu seviyeye geldikten sonra bu ilişki ilk seviyesi (Lemmeyi Melekiye) gibi gelip geçici olmaz, kalıcı olur.

Bunun ötesinde bir seviye daha vardır. Bu seviyede insan ve meleğin ilişkisi efendi-köle ilişkisine benzer. Bu seviyede melek sadece refakatçi bir dost değil, Allah’ın emri ile insanın hiç ayrılmayan bir hizmetçisi haline gelir. İtaat eder, her dediğini dinler. Vaat edilen Mesih’in “ateş bizim kölemizdir; hatta bize gerçek anlamda itaat edenlerin de kölesidir” şeklinde bir vahyi vardır. Ateşin köle olmasının anlamı ateş meleğinin köle olmasıdır. Hicr süresinin 3. ayetinde geçen  kısmının anlamı da budur. İlk Âdem ile ilgili meleklere “buna itaat edin” emri verildi. Şanı daha da yüksek olan ikinci Âdem olan vaat edilen Mesih için de aynı emrin verilmesi gerekirdi ve verildi. Ateş senin hatta sana itaat edenlerin de kölesidir, hizmetçisidir dendi.

 

Devamını oku...

Şimdi meleğin mi yoksa insanın mı üstün olduğu sorusuna gelelim. Biraz önce İsa (as) ve Musa (as) ve Muhammed’in (sav) Cebrail’in aktardığı feyiz yüzünden yükseldiklerini söyledik. Bu bazıları için bir soruyu doğurmuş olabilir. Aktaran aktarılandan daha üstün olur diye düşünebilirler.

Unutulmamalıdır ki Cebrail’in aktardığı nur sebebiyle mertebelerini bulan Isa (as) Musa (as) ve peygamber efendimiz (sav) buna rağmen ondan üstündürler ve bunun birçok sebebi vardır.

1)      Cebrail aktaran varlık olabilir ama kendiliğinden aktarmıyor. Asıl aktaran Allah’tır ve Cebrail sadece bir vesiledir. Bu örnek güneşin ışığının önce bir aynadan yansıtılıp başka bir aynaya düşmesi gibidir. Vesileler bazen âlâ ve bazen de edna olurlar. Âlâ olan vesilenin misali demin verdiğim ayna misalidir. Edna vesilenin misali bir padişahın mektup yazıp vezirine aktarsın diye sıradan bir adama vermesi gibidir. Bu durumda o sıradan adam mektubun ne içerdiğini bile bilmeyecek; sadece aktaran bir vesile olacaktır. Vezirden daha üstün olması şart değildir. Bu durumda onun işi sadece aktarmak olacaktır. Sözlerle bile aktarsa vezirin üstün zekâsı o sözleri daha derin anlayacaktır. Bu örnekten anlayabiliriz ki Allah’ın Cebrail vasıtasıyla aktardığı bilgi hakkında Cebrail’in kendisinin tam anlamıyla haberdar olmaması mümkündür.  Bir hadis de bu konuya ışık tutuyor. Miraçla ilgili bir hadiste Miraç sırasında belli bir noktaya gelince Cebrail “Bundan sonra ben devam edemeyeceğim. Siz gidin” demiş. Yani Cebrail kendi vasıtasıyla yollanan mesajların bir kısmını muhakkak anlıyordur ama bir kısmı öyle bir dildeydi ki tam olarak anlaması sadece asıl muhatabın harcıydı. Cebrail ona verileni aynen götürdü ama tam anlamak ya Allah(c.c) ya da Peygamber Efendimizin(sav) işiydi.

Devamını oku...

Gelişinin Sebebi Nedir?

1897, Mevlevi Abdul Kerim Sayalkoti (r.a.) hatıra defterinde şöyle yazmıştır:

“Bir kişi Calandır şehrinde: “Siz niye gönderildiniz?” diye sorunca, Mehdi (a.s.):

“İnsanoğlu kuvvet-i yakînde ilerlesin diye gönderildim” cevabını verdi.”

İman Kaç Çeşittir?

Aynı kişi, Munşi Muhammed Arure (r.a.) Calandır şehrindeyken Vadedilen Mesih’e (a.s.): “İmanın kaç çeşidi vardır?” diye sorunca O da:

“İman kaba ve ince olmak üzere iki çeşittir. Dinü’l-acâ’iz kaba imandır, benim arkamdan yürümek ise ince imandır.” buyurdu.

1895, Mufti Muhammed Sadık (r.a.): “Ben 1895 senesinde Vadedilen Mesih’in (a.s.) ziyaretine her gittiğimde, onun pâk sözlerini, bir kâğıt parçasına yazarak daima Lahor’a götürüp Ahmedi Müslümanlara okurdum. O zamanki hatıralarımdan birkaçını sunuyorum. O günlerde hatıralarımı yazarken tarih atmıyordum. Bu sebepten dolayı bunları tarih zikretmeden sizlere sunacağım.

Bi’at, Tövbe Ve Günah Arasındaki İlişki

Bi’atta ne tür bir fayda olduğunu ve niye buna ihtiyaç duyulduğunu bilmemiz gerekir. Çünkü bir şeyin faydası bilinmediği müddetçe değeri de anlaşılamaz.

Devamını oku...

ahmediyecemaati videoları Dailymotion'da

Maneviyat 4. Sayısı Yayınlandı

Çocuklar Bölümü Oyunlar, Bulmacalar, Eğlenceler

Ses-mp3 Sizin İçin Seçtiklerimiz

Video Sizin İçin Seçtiklerimiz

Downloads: 57

Kitap Sizin İçin Seçtiklerimiz

Muslim Tv Ahmediye

Galerimiz Resimler

Jalsa Salana

Kimler Sitede Çevrimiçi Konuklarımız

Şu anda 38 konuk çevrimiçi