Mta-türk videolar için tıklayınız.

Müslüman Ahmediye Cemaati, uluslararası alanda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’nın 206 ülkesinde şubesi bulunan dinî bir cemaattir. Bu, dünya genelinde 300 milyon üyeyi kapsayan, çağdaş tarihin en dinamik İslâm topluluğudur.  Ahmediye Cemaati, 1889’da Hindistan’ın Pencap Bölgesinin, Kadiyan adında küçük ve ıssız bir köyünde Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından kurulmuştur. Kendisi, âhir zamanda tüm dinlerin beklediği kişi, yani beklenen müceddid (Mehdi ve Mesih) olduğunu iddia etti. Kurduğu cemaat, İslâm’ın ilk günlerindeki berraklığı taşıyan hayırlı tebliğinin  -sulh, umumî kardeşlik ve Allah’ın iradesine teslimiyet – bir kuruluşudur. Hz. Ahmed  İslâm’ı, insanlığın dini olarak tanıttı. “Doğru yoldaki insanların dini.” (Beyyine-6.Ayet)

Ahmediye Cemaati, bu zihniyetle bir asır içinde dünyanın her köşesine ulaştı. Cemaat bazı ülkelerde şiddetli baskılara maruz kalmasına rağmen, yerleştiği her yerde sosyal projeler, eğitim enstitüleri, sağlık hizmetleri, İslâmî yayınlar ve cami inşaları ile İslâm’ın hayırlı hizmetlerini hayata geçirmektedir. Ahmedî Müslümanlar, yasalara uyan, barışçı, azimli ve hayırsever bir cemaat olma hüviyetini hak ettiler.  İslâm’da Müslüman Ahmediye Cemaati, İslâmî ahlâkı ve manevî değerleri yeniden canlandırma amacıyla, ilâhi rehberlik doğrultusunda meydana getirilmiş bir cemaattir. Cemaat, Kur’an-ı Kerim’in şu talimatına sıkı sıkıya bağlıdır ve ona göre amel etmektedir. “Dinde zorlama yoktur,” (Bakara – 257.Ayet)

Devamını oku...

“La İlahe İllallah”ın anlamını inceleyin! “La İlahe İllallah” diyerek insan diliyle, “Kendisinin Allah’tan (c.c.) başka mabudunun olmadığını” ikrar eder ve kalben tasdik eyler. İlah; “mabud, mahbub ve gerçek maksut” anlamına gelen bir Arapça kelimedir. Müslümanlara öğretilen bu kelime, Kur’ân-ı Kerim’in özetidir. Büyük kitapların ezberlenmesi her insan için mümkün olmadığından dolayı hikmet sahibi olan Allah (c.c.), İslâmi öğretinin özünü unutmayalım diye bize küçücük bir kelime öğretmiştir. Bu kelimenin anlamı şudur; insan Allah’ı (c.c.) ön planda tutmadığı,  O’nu mabud kabul etmediği ve O’nu maksut kılmadığı müddetçe” necat elde edemez.

Bir Hadis-i Şerifte “La İlahe İllallah” diyenin cennetlik olacağı beyan edilmiştir. Bu hadis yanlış anlaşılmıştır. Nitekim bir papağan gibi bu kelimenin ezberlenip sadece dil ile bunun sık sık tekrarlanmasının yeterli olacağı ve bu kadar ikrarla Cennete girileceği zannedilmektedir. Unutulmamalıdır ki, Allah’ın (c.c.) ilişki kurduğu laf değil gönüldür. Yani bu kelimenin anlamını gönüllerinde gerçekten barındıran ve Allah’ın (c.c.) azametini hakkıyla yüreklerinde taşıyan kimseler cennetliktir.

İnsan  “La İlahe İllallah”a içtenlikle iman edince onun mahbubu Allah (c.c.) olur ve O’ndan başka sevgilisi kalmaz. Aynı şekilde sadece Allah (c.c.) onun mabudu olur ve O’ndan başka matlubu da kalmaz. Değil ahirette bu dünyadayken bu insan cennete girer.  Allah’tan (c.c.) başka mahbubu ve maksudu kalmayınca hiçbir musibet ve güçlük insana rahatsızlık vermez. Abdal ve kutubların makamı işte budur. “Biz de bir tek Allah’a (c.c.) tapıyor ve hiçbir zaman putlara tapmıyoruz” deyip yanılgıya düşmeyin!  Aslında Puta tapmamak bir üstünlük olmayıp rütbelerin en aşağısıdır. Manevi hakikatlerden habersiz olan Hindu bile puta tapmaktan vazgeçiyor.

 

Devamını oku...

İslamiyet’te üçüncü temel itikat, vahyolunmuş kitaplara inanmaktır. Bu inanç acayip değişikliklere uğramıştı. Müslümanlar vahyolunmuş kitaplar hakkında ve bilhassa Kuranı Kerim hakkında, ilginç fikirler beslemeye başlamışlardı. Zaten bir Müslüman için Kuran’a iman etmek esastır, öteki kitaplara iman etmesi usulendir. Çünkü onlar tahrife uğramış ve asıl şekillerini kaybetmişlerdir.

Ama Müslümanların Kuranı Kerim hakkında beslemeye başladıkları fikirler çok tuhaftır. Kuranı Kerime ait hakikati Vâdedilen Mesih’ten öğrendiğim için, o fikirler bana daha da tuhaf görünüyor. Gerçekten, Vâdedilen Mesih olmasaydı, Kuranı Kerime dair birçok masalları ben de kabul edecektim. Kuranı Kerim ile ilgili olarak öğretilen ve benimsenen en acayip fikre göre, Peygamber Efendimiz öldükten sonra Kuranı Kerimin içeriği, tamamen değilse bile, kısmen ortadan kaybolmuştu. Bazı muteber İslam müellifleri Kuranı Kerimin şimdiki metninde bile insan müdahalesinin izleri bulunduğunu söylemişlerdir.

Devamını oku...

Maalesef gayr-i Müslimler özellikle Hıristiyan doğubilimciler Kurân-ı Kerim’de hiçbir gaybi haber olmadığını savunurlar ve böylece bunun Yüce Allah tarafından indirilmediğini kanıtlamaya çalışırlar. Bu kadarla da kalmayıp Terry Jones adlı bir papaz gibi birçok Hıristiyan din bilginleri bu yüce kitabın hâşâ nefreti öğrettiğine inanırlar. Bu düşüncelerinin etkisiyle geçen günlerde Kurân-ı Kerim’i yakmıştır. Ve bunun üzerine Müslümanlardan o papazı öldürelim, katledelim vs. gibi çeşitli tepkiler gelmiştir.  Gerçek tepki nasıl olmalıdır, bu konuda Müslüman Ahmediye Cemaatinin başkanı Mesih-i Mevud as’ın beşinci Halifesi Mirza Masrur Ahmed atba şöyle demektedir:

Kur’an-ı Kerim’in şerefi, yasadışı gösterilerle ve bu elim duruma sebep olanların başları için ödül ilan edilmesi ile korunamaz. Müminler Kur’an’ın üstün şerefini, ancak onun emirlerine ve öğretilerine uygun davranarak ispat edebilirler...”

Biz de Kurân-ı Kerim’i daha fazla incelemeli ve Kurân-ı Kerim ile bağımızı daha kuvvetli hale getirmeliyiz. İşte bu sebepten Kurân-ı Kerim’in yüceliğini ortaya koymak üzere ben de konuşmam için bu konuyu seçtim.

Allah’ın insanlara verdiği lütuflardan en iyisi Allah’ın kendisine giden yolu bizzat göstermesi ve rehberlik yapmasıdır. Çünkü O, bu lütfu, insanların yaradılışının başından bu yana kullarına etmektedir. Sonunda da Kuran-ı Kerim şeklinde bu nimeti nicelik ve nitelik açısından tamamlamıştır. Bir taraftan bu mükemmel ve tamamlayıcı hayat yöntemleri, kulların gerçek rabbine ulaşabilmesinin yollarını gösterir, diğer taraftan da, hayatın her bölümünde rehberlik yapar. Aynı zamanda hem Allah tarafından olduğuna, hem de mükemmel olduğuna dair öyle fevkalade deliller sunar ki, ona boyun eğip kabul etmekten başka çare kalmaz. Bu delillerden olağanüstü ve hayret verici bir delil, Kuran da muhtelif durumlar ve olaylar hakkında binlerce gaybi haberin olmasıdır.

Ayrıca bu gaybi haberler Hz. Muhammed Mustafa sav’in, Yüce Allah’ın resulü olduğunun da bir kanıtıdır.

 

Devamını oku...

Şeriat insanın içinden doğan kötü düşünceleri de “şeytani” diye adlandırmıştır. Bundan kastettiğim “şeytan diye bir varlık yoktur” değildir, çünkü iyiliklerin de ilk olarak insanın kalbinde oluştuğuna inanıyorum ve buna rağmen melekler ve onların etkilerine de inanan birisiyim.

Demek istediğim şudur ki şeraitin insanın içinde oluşan kötü düşüncelere “şeytani” demesinin arkasında yatan mantık şudur ki kötü bir düşünce insanın içinde oluştuktan sonra şeytan hemen fırsatı yakalar ve etkisiyle bu düşünceyi derinleştirmeye başlar; kök salması için elinden geleni yapar.

Devamını oku...

Bu devirde inanışlar ve imanî konularda maddi dünyanın yaptığı itirazların en büyüğü Allah’ın varlığı hakkındadır. Onlar Allah’ın varlığını inkâr ederler. Müşrik, Allah’a ortak koşmasına rağmen en azından Allah’ın varlığına inanır. Ateistler ise O’nun varlığını tamamen reddederler. Çağımızda, bilim her şeyin varlığını müşahedeye dayandırmaktadır.  Bundan dolayı ateistler “Eğer Allah varsa bize gösterilmeli, O’nu görmeden O’na iman etmemiz mümkün değildir.” derler.  Bu devirde esen rüzgârlar gençlerin kalplerinden O pak zatın izlerini silip yok etmiştir. Üniversitelerde okuyan ve oradan mezun olan sayıları da gitgide artan yüzlerce insan Allah’ın varlığını inkâr eder. Binlerce insan, içinde bulunduğu milletin veya kavmin korkusundan dolayı dışa vurmamalarına rağmen kalpleri Allaha iman etmez. Bundan dolayı biz Allah’ın yardımıyla bu makaleyi kaleme almaya karar verdik. İnşallah saadetli insanlar bundan istifade ederler.

Devamını oku...

Allahcc Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar! Allah’tan sakının ve kavl-i sedid (hem doğru hem de dolambaçlı olmayan bir söz) söyleyin. (Böyle yaparsanız) O, sizin için amellerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz o büyük başarıya ulaşır.[1]

Bugün dünya barış arayışındadır. Ama ne yazık ki, amacına diplomasi yollarıyla ulaşmaya çalışmaktadır.  Sözlük bakımından uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü veya güç bir görüşme sırasında gösterilen ustalık ve becerikliliğe, “diplomasi” denmektedir. Ama fiilen diplomasi dolambaçlı kelimeleri ustaca kullanma sanatı anlamındadır. Bu sanatta bir kelime öylesine ustaca kullanılır ki, görüşmeyi yürüten kimse bir kelime kullanır ve kullandığı kelimenin bir manasını zihninde tutarken, muhatabın aklına kelimenin başka bir mefhumunu yerleştirmek üzere gayret gösterir. Diğer bir deyişle, diplomatik kelimeler dolambaçlı olup, bir birine ters düşen zıt anlamlar ihtiva ederler. Ancak İslam, insanın iç ve dış, maddi ve manevi, toplumsal, ulusal ve uluslararası huzuru ve barışını sağlamak için dolambaçlı ve diplomatik kelimelerin terk edilmesini ve yerine “kavl-i sedidin” kullanılmasını talep etmektedir.

Vadedilen Mesih’in III. Halifesi Hz. Mirza Nasir Ahmedar şöyle buyurmaktadır: “Kuran-ı Kerim sadece doğruyu söyleyin demekle yetinmeyip kavl-i sedidin söylenmesini istemektedir. Yani derece ve makam açısından en üstün olan doğru söz, içinde hiç bir şekilde dolambaçlık bulunmayan ve her türlü kurnazlıktan müberra kılınmış (aklanmış) bir söz.

Devamını oku...

Herşeyden önce bilinmelidir ki; namazdan tat almak bir-iki günlük bir şey değildir. Devamlılık ve çaba şarttır ve tat alabilmeyi öğrenmenin yolu da namazı ayakta tutmaya çalışmaktan geçer. Yani bu yolları namaz kılmadan öğrenmekte mümkün değildir. Bugün tatsız kılınan namazlar bile ayakta tutulmaya çalışılır ve devamlılık ve çaba ile birlikte aşağıdaki yöntemlerle birleştirilirse namaz daki lezzet keşfedilecektir.

Mehdi (a.s.) "Bir insan uzun süre namaz kıldı ama gözünden bir damla yaş akmadı ise onun kalbinde hastalık vardır." der. Yani kalbimizi hastalıklardan arındırmadıkça o aranan namaza ulaşılamıyor. Ancak kalbi hastalıklardan arındırmanın yolu da yine namazdır. Ben bugün güzel namaz kılamam ilerde diyen bilsin ki şeytanın kendisini kandırmasına izin veriyor. Çünkü namaza ilerde de başlasa aynı manevi süreçler baştan başlayacaktır. Namaza bir gün önce bile başlayabilmek bazen insan hayatını tümden değiştirir.

Ancak bugün Müslümanlar tatsız tuzsuz hiçbir şey anlamadan ve sadece borç ödemek için namaz kılmaktadırlar. Aslolan ise tat alarak namazı hayatımızın vazgeçilmezi yapmak olmalıdır.

Devamını oku...

13 Ocak 2017 Cuma Hutbesi Özeti

Teşehhüd Taavvuz ve Fatiha suresini okuduktan sonra Huzur-i Enver şöyle dedi:

Bazı insanlar, dinin onların hürriyetini kısıtladığını ve engeller koyduğunu zannederler. Ancak Allah-u Teala Kuran-ı Kerim’de;

وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِى الدّٖينِ مِنْ حَرَجٍ

Yani, dinin talimatlarında size hiçbir zorluk yüklenmemiştir, buyurur.  Aksine şeriatın amacı insanın yükünü azaltmaktır ve sadece bu da değil, onu her türlü musibet ve tehlikelerden korumaktır.  İşte Allah-u Teala’nın bu hükmünde apaçık beyan edilmiştir ki, bu din, yani İslam dini sizin için indirildi ve onda sizi zora sokacak hiçbir hüküm yoktur. Tersine, en küçük emirden en büyük emre kadar her hükmü rahmet ve bereket vesilesidir. İnsanın kendi düşüncesi yanlıştır, Allah'ın kelamı yanlış olamaz.

Devamını oku...

 

30aralık 2016 Cuma Hutbesi özeti

TeşehhüdTaavvuz ve Fatiha suresini okuduktan sonra Huzur-i Enver şöyle dedi:

İki gün sonra inşallah yeni sene başlayacak. Biz Müslümanlar kameri (ay) takvime göre de yeni seneye başlarız, şemsi (güneş) takvime göre de. Kameri takvim sadece Müslümanlar arasında değil bir çok millette eski zamanlarda revaçta idi. Kameri takvime göre yeni sene başlatılırdı. Buna, Çinliler, Hindular ve birçok millet ve dinde rastlanılır. İslam’dan önce Araplar arasında da günlerin hesabı için kameri takvim revaçta idi. Her ne ise, dünyada genel olarak bu Gregoryen takvim revaçtadır ve herkes onu anlar. Bu yüzden her millet ve her ülke, günlerin ve ayların hesabı için bu takvimi benimsemiştir. Bu sebepten dolayı da dünyanın her yerinde her sene 1 ocak’da yeni yıl başlar ve 31 aralıkta sona erer. İster kameri ayların yılı olsun, ister revaçta olan gregoryen takviminin yılı olsun;Her halükarda yıllar gelir, on iki ay geçer ve geçer gider. Ancak dünyaya düşkün insanlar, günleri, ayları ve yılları, dünyevi sarhoşluk gürültüsü, hayhuy, dünyevi rahatlık işleriyle geçirir dururlar. Bu durum Müslümanlarda da aynıdır gayrimüslimlerde de.

Devamını oku...

23 Aralık 2016 Cuma hutbesi özeti

Huzur-i Enver (Atba) Teşehhüd ve Fatiha suresini okuduktan sonra şöyle dedi: Ahmediye Cemaatine muhalefet edilmesi, yeni bir şey değil, Allah-u Teala’nın cemaatlerine daima şeytanlar ve zamanın ulemaları tarafından muhalefet edilir. Kuran-ı Kerim’de de Allah-u Teala, her nebiye muhalefet edilir, buyurur. Mesela şöyle buyurdu: Biz, insanlar ve cinler arasından asi olanları her peygam­bere aynı şekilde düşman kıldık. Onlar, aldatmak için yaldızlı sözlerle birbirlerine kötü düşünceler aşılarlar. Bu asi ulema, din adına kandırır ve halkı galeyana getirirler. Bazı liderler de onlarla birlikte olur.

İnsanlardan, bizim sert bir şekilde karşılık vermeliyiz, diyenler de vardır. Bu cahilliktir ve yanlış bir düşüncedir. Bu insanlar Hz. Mesih-i Mevud’un (as) asıl talimatı olan, biz katılığa katılıkla cevap vermeyeceğiz, bilakis sabır, yumuşaklık ve dualarla karşılık vereceğiz, öğretisini unutmuşlardır. Hz. Mesih-i Mevud (as) barış prensi olarak gelecekti ve o kendine inanlara demişti ki, benim yolum kolay değildir, bu yolda şiddet de olacak, duygularınızı ezmeniz de gerekecek, can ve malınıza gelecek zararlara da katlanmanız gerekecektir. Huzur-i Enver Hz. Mesih-i Mevud’un değişik yazılarının ışığında, “bizim asıl karşılık vermemiz silahlarla değil, tersine dualar iledir,” konusunu anlattı.

Devamını oku...

Eğer dirilerin duasını aramak şirk değilse ölülerin duasını aramak neden şirk olsun? Üstüne üstlük hadislerden ölülerin bizi duyabildikleri de anlaşılıyor. Her şeyden evvel doğanın kanununun ötesinde kalan işler için ne ölüden ne de diriden bir şey istenemez. Zaten diriden de bir şey istemiyoruz, sadece dua etmesini rica ediyoruz. Ölüler bizi duyabiliyor olabilirler ama unutulmamalıdır ki bu duymaları ancak özel durumlarda ve Allah’ın izniyle olur. Ağzımızdan çıkan her şeyi duymazlar. Sadece dünyadaki akraba ve yakınlarla bir bağı kalsın diye Allah’ın izniyle bazı özel şeyleri duyabiliyorlar. Bu durumda duyup duyamayacağı bile belli olmayanlara dua için rica etmek boşa kürek çekmeyi benzer. Bu zamanı böyle heba edeceğimize doğrudan Allah’a dua etmek çok daha mantıklıdır.

Devamını oku...

Konuya girmeden önce şunu ilan edeyim: Hz. İsa (as)’ya düşman olan Yahudiler onu idam etmeyi tasarlıyordular, fakat Allah’ın (C.C.) tasarladığı ise onu kurtarmaktı ve O tasarlayıcıların en üstünüdür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah (c.c.) tarafından vahyedilen Kuran, Hz. İsa (as)’nın haç’ta ölmediğini ilan ediyor. Çarmıha gerilip orada baygınlık geçirmesine rağmen orada ölmüş gibi göründüyse de canlı olarak indirildi.

Sonra yerleştirildiği kubbeli mezarında tedavi görerek iyileşti. Havarilerine daima gizlice görünürdü ve bir müddet sonra Filistin ve Afganistan üzerinden Keşmir’e hicret edip oranın yerli Yahudilerine İncil’i tebliğ etti. Keşmir’de 120 yaşında vefat edip orada defnedildi.

Binlerce sene, çarmıh olayının içyüzünü bilen pek az kişi oldu. Fakat İsa (as)’nın çarmıh’a gerilmesi vasıtasıyla insanlığın günahlarının affolunacağı dogmasının kırılması günümüze kısmetmiş. Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v)’e işbu çağımızda çarmıh’ı kıracak İsa (as)’nın ikinci zuhurunun vuku bulacağını bildirmişti. Çarmıhı kırmanın anlamı İsa (as)’dan sonra bazı Hıristiyanlar tarafından üretilegelmis Hıristiyanlığın yanlış inançlarını delillerle çürütmektir.Yani İsa (as)’nın çarmıhta can vermesi vasıtasıyla insanlığın günahlarından arınması inancı.

 

Devamını oku...

Başkalarını incitmekten çekinme başlığı altında toplanan ahlâkî vasıflar dört tanedir. Bunlardan her biri, muhtelif mefhumlar (kavramlar) ve hareketler ve ahlâkî vasıflar için münasip kelimeler yaratan zengin Arap dilinde, ayrı birer kelime ile ifade edilir. Evvelâ iffet manasına gelen "ihsan"ı inceleyeceğiz. Bu kelime, erkeklerde ve kadınlarda cinsî münasebet fiili ile ilgili bulunan fazilet ve meziyete delâlet eder. Günahkârların başına bu dünyada rüsvalık ve perişanlık ve öteki dünyada şiddetli azap getirdiği gibi, onlara yakın olanları da üzen ve mahcup duruma düşüren gayrı meşru cinsî münasebetten ve ona takaddüm eden (önayak olan) hareketlerden sakınan erkeğe "Muhsin" ve kadına "Muhsine" denir. Bir kocaya karısını ve çocuklara analarını kaybettiren ve suçlu karı ile birlikte suçsuz kocanın ve çocukların yuvasını başlarına yıkıp, huzurlarını altüst eden bir ayartıcıdan daha habis ve daha melun kim olabilir?

"İhsan" yani iffet, tabir eylediğimiz bu paha biçilmez ahlâkî vasıf ile ilgili olarak akılda tutacağımız ilk şey şudur ki: tabiat bir insana şehvanî arzu vermemişse, o insan bu arzuyu gayrı meşru şekilde tatmin etmekten çekindi diye, hürmet ve itibara lâyık olmaz. Binaenaleyh (bunun için), tabiat bir insana bu şekilde kötü bir fiil irtikâp etme (fiile girişmek) kabiliyeti vermedikçe, "ahlâkî vasıf" tabiri sırf öyle bir hareketten çekinme hakkında kullanılamaz. İnsanın içine tabiatın koyduğu şiddetli arzuya rağmen çekinmektir ki, yüksek ahlâkî vasıf diye hürmet ve itibara lâyık olur. Çocukluk çağı, cinsî iktidarsızlık, hadım edilme veya ihtiyarlık halleri, gayrı meşru fiilden çekinmenin mevcudiyetine rağmen, iffet dediğimiz ahlâkî vasfı hükümsüz kılar. Bu gibi hallerde şiddetli arzuya karşı mukavemet yoktur ve gayrı meşru fiilden çekinme tabiî bir durumdur. Binnetice (sonuç olarak), adaba riayet veya muhalefet mevzu bahis değildir. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi, tabiî haller ile ahlâkî vasıflar arasındaki önemli bir farktır. Birincisinde aksi istikamete gitme temayülü yoktur, ikincisinde ise iyi ve kötü arzular arasında bir mücadele vardır ki, muhakeme kabiliyetinin kullanılmasını gerektirir. O halde, yukarıda beyan eylediğimiz gibi, bulûğ çağına varmamış çocuklar ve zaptu-rapt altında tutulması gereken şehvanî arzudan mahrum erkekler, davranışları iffete benzese bile, ahlâkî bir vasfa sahip oldukları iddiasında bulunamazlar. Bu, kendi ihtiyarları (seçimleri) dâhilinde bulunmayan tabiî bir durumdur.

 

Devamını oku...

Mirza Tahir Ahmed Hazretleri Cuma Hutbesinde, duanın aşağıdaki bahsedilen durumda şartsız olarak kabul edileceğini söyledi;

1)      Güçlük içinde ve çok zor durumda olan insanın,

2)      Savaş altındaki insanın

3)      Bir annenin çocuklarını korumak amacıyla ettiği duanın

4)      Yolculukta olan insanın.

5)      Oruç tutanın orucunu açmadan önce ettiği dualar da daha iyi kabul görür dedi.

1 ci Halife şöyle demiştir:

“Ne dua edersek edelim, Allah daima zor durumda olan insanın duasını kabul eder. İnsanoğlu duaya ne kadar çok yönelirse, o kadar çok Allah’a (C.C.) yakınlaşır ve takvada ilerler. Yüce Allah (C.C) da “, Bana ve benim kanunlarıma itaat edin ve bana güvenin ve asla inancınızı yitirmeyin” der."

 

Devamını oku...

Jalsa Salana

Çocuklar İçin Oyunlar, Bulmacalar

Mta Tv (Tr - De)

Mta-tv

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 18. sayısı

3. Dünya savaşının tartışıldığı şu günlerde

İLAHİ UYARICIDAN BİR UYARI

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 317

İsa Mesih'in çarmıh hadisesi nasıl oldu. Peki çarmıhtan sonra göğemi yükseldi? Yoksa hayatına devammı etti. Şu an göktemi? Yoksa ve...

Video

Downloads: 95

Hz. Resulüllah'ın (s.a.v.) yüce ahlakı; Benzersiz affı

Ses-mp3

Downloads: 57

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

MTA Türk

Galerimiz Resimler