Mta-türk videolar için tıklayınız.

Müslüman Ahmediye Cemaati, uluslararası alanda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’nın 198 ülkesinde şubesi bulunan dinî bir cemaattir. Bu, dünya genelinde 300 milyon üyeyi kapsayan, çağdaş tarihin en dinamik İslâm topluluğudur.  Ahmediye Cemaati, 1889’da Hindistan’ın Pencap Bölgesinin, Kadiyan adında küçük ve ıssız bir köyünde Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından kurulmuştur. Kendisi, âhir zamanda tüm dinlerin beklediği kişi, yani beklenen müceddid (Mehdi ve Mesih) olduğunu iddia etti. Kurduğu cemaat, İslâm’ın ilk günlerindeki berraklığı taşıyan hayırlı tebliğinin  -sulh, umumî kardeşlik ve Allah’ın iradesine teslimiyet – bir kuruluşudur. Hz. Ahmed  İslâm’ı, insanlığın dini olarak tanıttı. “Doğru yoldaki insanların dini.” (Beyyine-6.Ayet)

Ahmediye Cemaati, bu zihniyetle bir asır içinde dünyanın her köşesine ulaştı. Cemaat bazı ülkelerde şiddetli baskılara maruz kalmasına rağmen, yerleştiği her yerde sosyal projeler, eğitim enstitüleri, sağlık hizmetleri, İslâmî yayınlar ve cami inşaları ile İslâm’ın hayırlı hizmetlerini hayata geçirmektedir. Ahmedî Müslümanlar, yasalara uyan, barışçı, azimli ve hayırsever bir cemaat olma hüviyetini hak ettiler.  İslâm’da Müslüman Ahmediye Cemaati, İslâmî ahlâkı ve manevî değerleri yeniden canlandırma amacıyla, ilâhi rehberlik doğrultusunda meydana getirilmiş bir cemaattir. Cemaat dinler arasında diyalogu teşvik ederek, İslâm’ı özenle savunup, batıdaki yanlış İslâm anlayışını düzeltmeye ve farklı dinlerin mensupları arasında barış, hoşgörü, sevgi ve anlayışı yaymaya ve yerleştirmeye çalışır. Cemaat, Kur’an-ı Kerim’in şu talimatına sıkı sıkıya bağlıdır ve ona göre amel etmektedir. “Dinde zorlama yoktur,” (Bakara – 257.Ayet)

Devamını oku...

  • Şimdiye kadar bu cemaatin yerleştiği ve merkez kurduğu ülkeler sayısı 203,
  • Bütün yeryüzünde Cemaatimizin merkezlerinin sayısı 1869,
  • Müslüman Ahmediye Cemaatinin şimdiye kadar değişik dillerde yayınladığı Kur’an-ı Kerîm meallerinin sayısı 69,
  • Müslüman Ahmediye Cemaatinin “Humanity First” adlı acil yardım kuruluşunun resmi olarak kaydedildiği ülkeler sayısı 23,
  • Bütün dünyada insanlığa hizmet amacıyla Cemaatimiz tarafından kurulmuş olan hastaneler sayısı 12 ülkede 36,
  • Cemaatimizin kurduğu dispanserler sayısı 55 ülkede 650,
  • Yalnız Afrika’da cemaatimizin matbaalarının bulunduğu ülkelerin sayısı 8,
  • Cemaatimizin, yuva, ilkokul, ortaokul ve liselerini kurduğu ülkeler sayısı 11,
  • Cemaatimizin kurduğu yuva, ilkokul, ortaokul ve lise sayısı 505,
  • Cemaatimizin sadece 2006 yılında inşa ettirdiği cami sayısı 169,
  • Cemaatimizin “M.T.A.” adlı üç kanallı televizyon istasyonu bulunmaktadır. MTA tarafından 24 saat dini ve kültürel programlar neşredilmektedir. Bu programlar uydu anteni vasıtasıyla dünyanın her yerinde seyredilmektedir. Türkiye’den de Hotbird uydusu üzerinden izlenebilmektedir.  MTA yayınları aynı anda 6 farklı ses kanalından audio seçimi yapılarak değişik dillerde izlenebilir.

Cemaatimiz tüm bu hizmetleri gönüllü üyelerinin heyecanlı çalışmalarıyla yerine getirmiştir.

Aynı zamanda cemaatimiz genel olarak dünyada, barışsever, kanunlara saygılı ve her düşünceden insana aynı derecede sevgi ile davranmasından dolayı saygı duyulan bir konumdadır.

Ayrıca, Ahmediler Resulullah (s.a.v.)’e gönülden bağlı, İslami emirlerin tamamına riayet eden Ehl-i Sünnet insanlardan oluşmaktadır.

Ateistler diyorlar ki;

“Eğer Kuran-ı Kerim Allah’ın kitabı olsaydı her şeyden önce ateistliğe karşı deliller sunardı. Bütün semavi kitaplar bu konuda sessizler. Hâlbuki ateistlik onların en büyük düşmanıdır. Bu sessizlik, kitabın yazarının bir insan olduğunu gösteriyor. Eski dönemlerde ateistlik tam oturmamıştı. Bu yüzden kitaplarda da bu konuda bir ret yoktur. Oysa en büyük mesele nasıl gözardı edilebilir? Kuran-ı Kerim en son semavi kitaptır. O bile bu konuda tamamen sessizdir. Oysa müşriklere[1] karşı birçok delil sunmaya çalışmıştır. Bunun sebebi de Muhammed’insav kaldığı yerde hiç ateist yoktu, hepsi müşriktiler. Bu yüzden kitabı da müşriklere karşı delillerle doludur. Ateistlik hakkında bir şey bulamadığı için sessiz kalmıştır.”

Diğer dinlerle şu anda işimiz yok ama İslamiyet’le ilgili bu itirazlar yanlıştır. Hz. Muhammed’in sallallahü aleyhi vesellem ateistlik konusunda bilgisi olduğu hadislerden bellidir. Bir hadise göre kendisi şöyle buyurmuştur;

“Bir zaman gelecek ki insanlar “dünyayı kim yaptı?” diye soracaklar. “Allah” deyince “o zaman O’nu kim yaptı?” diyecekler.”[2]

Devamını oku...

Allah” nedir?

Kişisel ismini öğrendikten sonra artık O’nun nasıl bir varlık olduğu sorusu gündeme geliyor. Artık onu “Yehova” ya da “Ey!” diye çağırmamıza gerek yoktur. Artık sıra O’nun nasıl birisi olduğunu öğrenmeye gelmiştir.

Batılı düşünürlere göre Tanrı nasıl bir zattır

Öncelikle Allah’a inanan batılı düşünürlerin fikirlerini anlatacağım. Onların bir kısmına göre Allah vardır ama kâinatı yarattıktan sonra kendi haline bırakmıştır. Günümüzde yeni yaratılışın örneklerini görmediğimiz için O’nun bu kâinatla bir işi kalmadığını anlarız. Sanki artık sıfatları işlemez hale gelmişlerdir ve kendi yarattığı mahlûklarla bir ilişkisi kalmamıştır.

Devamını oku...

Şimdi değişik dinlerin düşüncelerini ele alıp onların Tanrı hakkında ne dediklerini ve bu dediklerinin ne kadar doğru veya yanlış olduğunu anlatacağım. Şu anda Hıristiyanlık dünyayı mağlup ettiği için ondan başlayacağım. Dediklerine göre bir Tanrının üç dalı vardır.

  1. Tanrı olan Baba
  2. Tanrı olan oğul
  3. Tanrı olan Mukaddes ruh

Bunlar birleşince tek de oluyorlar. Sıfatlara gelince diyorlar ki Tanrının özel sıfatlarından birisi “adalet” sıfatıdır. Eğer adil olmasa zalim olacaktır diyorlar. Oysa zalim olmak bir Tanrı için imkânsızdır. Bu yüzden onun adaletinde en ufak bir kusur olmaması lazım. Bu temeli attıktan sonra diyorlar ki dünyada günahın yaygın olduğu barizdir. Bu durumda insanın kendi başına günahtan kurtulması imkânsız gözüküyor ama diğer taraftan Tanrı Adil olduğu için günahkârları cezalandırmak zorunda. (Yoksa adaleti noksan olur.) Adalet sıfatının insanların kurtuluşu için bir engel teşkil ettiğini gören Tanrı, biricik oğluna insan şeklini vererek insanların günahlarının yükünü taşısın diye dünyaya yolladı. Bu sebepten aslında Tanrının oğlu olan Hz. İsa aleyhisselam insan suretine girip masum olmasına rağmen bütün insanlığın günahlarını üstlendi ve çarmıha gerildi. Bundan böyle ancak bu olayı böyle bilen necat bulacaktır (kurtulacaktır) çünkü Mesih onlar için kendini feda etmiştir. Bundan böyle Tanrının adaletine engel olmadan artık Mesih necat verebilmektedir.

İtirazlar

Ama bu dogmayı benimsersek Tanrının zatıyla ilgili birçok itiraz oluşmaktadır. Dilimizle her ne kadar Ona Rahim Rahim desek Hıristiyanların Tanrısına inandıktan sonra eğer bir günah işlersek affedilmek için yalvar yakar olursak dahi Tanrı tarafından reddedileceğiz. Çünkü O Adaleti gereği affedemez!

Devamını oku...

Şimdi de şeytanın tahriklerinden korunmanın yöntemlerini anlatacağım.

Ne zamanki şeytan büyük bir iyiliği feda ettirerek küçük bir iyiliğe çağırırsa insan durumunu değerlendirmelidir. En güçlü savaşma yöntemi şudur ki; önerdiği küçük iyiliği yaparken alıkoymak istediği büyük iyiliği de göz ardı etmemelidir. Örneğin zikretmekle ilgili bir önerisi varsa bir taraftan zikrederken farz ibadetlerini de yerine getirmelidir. Böyle yapınca şeytan bu taktiğinden vazgeçecektir; umutsuzluğa kapılacaktır ve bir daha böyle bir yönteme başvurmayacaktır.

Vadedilen Mesihas anlatırdı ki bir seferinde Hazreti Muaviyera sabah namazı için kalkamayınca öyle üzüldü ki tüm gün ağlamış. Ertesi gün rüyasında birisi gelmiş ve sabah namazı için kaldırmış. “Sen kimsin” diye sorunca o da “Ben şeytanım ve namaz için uyandırmaya geldim” demiş. O “senin namazla ne işin olur” diye sorunca şeytan da “dün ben uyuya kalmanı sağlamıştım ama tüm gün ağlaman Allah’ın öyle hoşuna gitmiş ki kat kat sevap vermiş. Bu da benim çok zoruma gitti ve bir daha olmasın diye uyandırmaya geldim” demiş.

Sözün özü insan şeytanı yenince, taktiğini kırınca şeytan da bırakır gider; umutsuzluğa kapılır. Evet, şeytanın eninde sonunda umutsuzluğa kapılıp bırakıp gitmesi İslamiyet’e göre mümkündür.

Şimdi de şeytanın tahrikini şekil değiştirerek iyi bir şekilde kullanılmasının da mümkün olduğunu anlatacağım.

Hatırlamaya değerdir ki etkiler iki türlüdür. Birincisi genel etkidir ve herkes hatta peygamberler bile bundan payını alır. Örneğin kötü bir düşünce herkesi etkiler. İkinci kısmı özeldir ve sadece şeytandan korunmuş olmayanları ya da tamamen ona teslim olmuş olanları hedef alır.

Devamını oku...

Aşağıdaki talimatları sesli olarak okuyunuz ve her konuyu tartışınız.

Begum sahibe’nin neden böyle önerileri olmuştur ve arkasındaki hikmet nedir?

Hz. Seyyide Nusret Cihan Begum Sahibe’nin  (vaat edilen mehdi hz. Eşi) kızı hz. Seyyide nevvab mubareke begum Sahibe’nin evliliği esnasında bulunduğu şu öğütleri kısaca özetlenmiş sözlerini aşağıda bilginize sunarız.

Asla herhangi bir şeyini eşinden gizleme ne de eşine bu gibi davranışlarda bulunma. Eşin isterse seni görsün veya görmesin bu asla söz konusu olamaz. Er geç bu konu ortaya çıkarsa kadın güvenilirliğini ve değerini kaybeder.

Devamını oku...

Değerli ziyaretçimiz bu hutbeleri düzenli almak için ve sorularınız olması durumunda Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir mailinden bize her zaman ulaşabilirsiniz.

Bu kitap “Davetü’l Emir” adı altında 1926’da bir mektup şeklinde Urdu dilinde yazılmış olup, Farsçaya çevrilerek eski Afgan Kralı Emanullah Han’a sunulmuştu. İlk İngilizce tercümesi “Invitation To Ahmadiyyat” (Ahmediyet’e Davet) adıyla 1961 yılında basılmıştır. Davetü’l Emir, her devirde insanoğlunun istifadesi için yazılmış bir kitaptır.

Kral Emanullah Han’ın bu kitabın kendisine sunulmasından iki yıl evvel, üç Afganlı Müslüman Ahmediyi recmettirerek (taşlatarak) öldürtmesinden dolayı, bu kitap özel bir mana ve ehemmiyet kazanmıştır. O feci hadiseler üzerine, Müslüman Ahmediye Cemaati’nin tebliğini, gayelerini ve mantıki esaslarını, sözü geçen kralın dikkatine sunmak mecburiyeti ortaya çıkmıştı. Hadiseler ve mektup şeklindeki eser artık tarihe mal olmuştur. Ancak, onların önemi ve etkisi bugün bile devam etmekte ve gittikçe artmaktadır. Bundan dolayı, “Davetü’l Emir’in o zamandan günümüze defalarca basılmış olmasına hayret edilmemesi gerekir.

Kitap için tıklayın

Bir Tanrıya inandıktan sonra insanın hali

Allah’ın varlığını ispatlayan deliller ve bu delillerin maruz kaldıkları itirazları anlattıktan sonra biz “Makam-ı Hayret”[1] adı verilen yere gelmiş bulunuyoruz. “Beni birisi yarattı” konusunda emin olan bir kişinin kalbinde doğal olarak bazı sorular oluşur. O kimdir? Nasıl birisidir? Benim O’nunla bir bağım var mıdır? O’na karşı nasıl davranmalıyım? Onlarca soru ve beklentiler hemen kalbinde belirir ve bunlara bir cevap bulmadan insan konuyu kapatamaz. Bu yüzden ben bu sorulardan bazı önemli olanları ele alacağım.

O’nun adı nedir?

Bir şeyin varlığı konusunda haberdar olunca insan ilk olarak onun adını merak eder. Bu yüzden Tanrının bir kişisel adı var mıdır sorusunu ele alacağım. İnsanın fıtratı[2] dikkate alınırsa bu önemli bir sorudur. Adı olmayan bir şeyi zihnimizde tasvir etmek tam olarak mümkün değildir. Oysa ne ilginçtir ki İslamiyet dışında Tanrının kişisel adını açıklayan bir din yoktur. Ne Yahudilerde, ne Hıristiyanlarda, ne Budistlerde, ne Hindularda, ne Zerdüştlerde ne de başka bir dinde. Hep sıfatsal isimler vardır. Örneğin Hindularda Parmatma ve Parmişver isimleri vardır. Bunlardan anlaşılıyor ki Hindular Tanrının, büyük olsa da dünyanın bir parçası olduğunu düşünüyorlar. Zerdüştlerin dininde de bütün isimler sıfatsaldır. Her isim ancak lügatin verdiği anlam kadar bilgi vermektedir. Hıristiyanların durumu da aynı şekildedir. Yahudiler Tanrıya Yehova diyorlar ama araştırmalar bunun da sıfatsal bir anlamı olduğunu gösteriyor. Deniliyor ki Yehova, anlamı alçalan veya düşen olan Yehvi kelimesinden türemiştir. Yani insana nüzul eden varlık Yehova oluyor. Ama bu sadece Tanrının konuşma ve nüzul sıfatını anlatır. Kişisel bir isim değildir. Benim fikrime göre Yehova aslında Yaho demektir. Yani “Ey var olan.” Yine adını bilmediğimiz birisi. Adını bilmediğimiz uzaktan geçen birisini çağırmak istersek “Ey! Bakar mısınız” dediğimiz gibi bu da “Ey” kelimesinin eşanlamlısıdır. Yani bunda O’nun sadece var olduğuna dair bilgi vardır. Sıfatsal bile değildir.

Devamını oku...

Meleklere benzemek için ilk yöntem şudur ki insan peygamberlerin mesajını dünyada yaymaya çalışsın. Allah meleklere şöyle emreder;

[1]

Yani Ey melekler Ben insanı yarattığımda ona tam tamına itaat edin.

Bu gösteriyor ki peygamberin misyonunda ona yardım etmek meleklerin bir işidir. Bu durumda peygamberin yanında olup tebliğ yapan, meleklerin işini yapmış olacaktır ve bu ikisinin arasında bir bağı doğuracaktır; melekler böyle birisini sevmeye başlayacaklardır.

Meleklere benzemek adına yapılan ikinci şey tevhidin her açıdan yayılmasında yardım etmektir. Allah melekler hakkında şöyle buyurur;

[2]

Yani Allah’ın tevhidi için hem Allah hem de melekler şehadet ederler. Bu gösteriyor ki Allah’ın tevhidinin şehadetini vermek meleklerin işidir. Bu konuda onlara benzeyen bereketlenir. Hatta doğru yolda olmayan birisi bile Allah’ın tevhidini yaymaya çalışınca diğerlerine göre daha çok faydalanır. Hindistan’da Ram Mohan Roy ve Pandit Dyanand’ın müritleri diğer Hindulara göre daha çok ilgi görmüşlerdir, terakki etmişlerdir. Sebebi de şudur ki onlar diğer Hindulara karşılık tek Tanrıya inanmaktadırlar. Sözün özü tevhit konusunu bir namus meselesi yapan, meleklerden çok bereket toplar.

 

Devamını oku...

Şimdi son kısmına gelelim. İnsan meleğin tahriklerini nasıl artırabilir? Bu soruyu değerlendirmek için doğanın kanununda herhangi bir şeyi artırmanın yöntemini araştırmamız faydalı olacaktır. Basit bir değerlendirme bile gösterecektir ki bunun yöntemi; o şeyi iyi bir şekilde kullanmaktır. Örneğin ilk başta çok küçük miktarlarda arsenik zehrini alıştıra alıştıra yiyen eninde sonunda büyük miktarlarda da yiyebilecek hale gelir. Başkası o miktarlarda yerse hemen ölür ama yavaş yavaş artırınca zararından korunabiliyorlar. İnsan vücudunun gücü de aynen bu şekildedir. Ellerini çok kullanan insanların elleri sert ve güçlü olurlar. Fazla yemeyi alışkanlık haline getiren insanlar dört beş insanın yemeğini yiyebilirler. Yani her şey kullandıkça artar.

Meleğin tavsiyelerinin ve tahriklerinin durumu da farklı değildir. İnsan ne kadar bu tavsiyelere kulak verip amele dönüştürürse o kadar yeni tahrikleri cezp etme kabiliyeti gelişir.

Bu noktada oluşan bir soruyu cevaplamak istiyorum. Cismani konularda gelişim sınırlı olur. Örneğin birisi çok yemek yerse midesi alıştıkça beş altı veya en fazla on kişinin yemeğini yiyecek hale gelir. Hiçbir zaman yüz veya bin kişinin yemeğini yiyemez. Acaba bunun gibi fiziki sınırlar meleğin tahrikleri için de geçerli midirler?

Devamını oku...

(Uluslararası Ahmediye Cemaati Başkanı Hz. Mirza Masrur Ahmed (atba)'nın 18.10.2013 tarihli hutbesinin çevirisidir.)

وَقُلْ لِعِبَادٖى يَقُولُوا الَّتٖى هِىَ اَحْسَنُ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوًّا مُبٖينًا1 ۞

Bu ayetin meali şöyledir: Kullarıma en güzel sözü konuşmalarını söyle. Şüphesiz şeytan, aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan insanın apaçık düşmanıdır.

Tercümeden dinlediğiniz gibi Yüce Allahcc kullarına bir mesaj vermiştir: “En iyi şeyi söyleyiniz!” Ve Allahcc katında iyi olan, iyi sözdür. Onun için Yüce Allahcc “ibadî,” kelimesini kullanmıştır, yani “Benim kullarım.” O, bizi şuna bağladı, Benim kullarım, yahut Benim kullarım olmaya çalışanların artık kendi istekleri kalmamıştır. Onlar kendi isteklerini bırakarak Benim isteklerime bağlı kalmaları gerekir ve iyi işleri ve iyi sözleri aramaları gerekir ki Yüce Allah’ıncc sevdiği kelimeleri sevmeleri gerekir. Yüce Allahcc bunun detaylarını bakara suresinde şöyle beyan etmiştir:

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَادٖى عَنّٖى فَاِنّٖى قَرٖيبٌ اُجٖيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجٖيبُوا لٖى وَلْيُؤْمِنُوا بٖى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ۞[2

(Ey Resul!) Kullarım sana Benim hakkımda sorarlarsa onlara de ki, Ben onlara pek yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. Onun için dua edenler Benim buyruklarımı kabul etmelidirler ve Bana inanmalıdırlar ki hidayeti bulsunlar diye.

Devamını oku...

“Mümin” ve “Müslim” kelimeler görevlerinize işaret etmektedir ama siz bir türlü düşünmüyorsunuz.

“Müslim” itaatkâr demektir. Öyle itaatkâr ki kendisini Allah’a havale etmiş olsun.

“Mümin” ise Allah’a tam manasıyla inanan birisidir. Kendisi huzur içinde olup dünyaya huzur dağıtan birisidir.

Kendinizi bir değerlendirin; durumunuz böyle midir? Bu sıfatları içinizde hissediyor musunuz?  Küçücük konular dahi sizi sarsmaktadır; ibtilaya sokmaktadır. Kariyerlerinizde yükselmeyince imanınız sallanmaya başlıyor. Sıradan konularda bile “ibtila[1] geldi” diyenler aslında hiçbir ibtilaya dayanamayacaklarını ilan ederler. Eğer “biz de büyük sıkıntılar çektik ama sağlam durduk” derlerse ben de “onlar ibtila değildi zaten; ibtila sizi devirendi” derim. Dünyevi anlamda yükselmemek veya bir konuda arzularının gerçekleşmemesi imanı temelinden sarsan konular olabilir mi hiç! Sıradan ve Vâdedilen Mesih’in doğruluğuyla hiçbir alakası olamayan konularda dahi bazı sözde söz sahibi olanların gözlerinde şek ve şüphenin belirtilerini görüyorum.

Devamını oku...

Jalsa Salana

Çocuklar İçin Oyunlar, Bulmacalar

Mta Tv (Tr - De)

Mta-tv

Namaz Vakitleri

Bölge :

Multimedya

Dergimiz 12. sayısı

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 85

Bu küçük kitap, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.); "Her kim namazımızı kılar, yüzünü kıblemize çevirir ve bizim kestiğimiz hayvanın et...

Video

Downloads: 136

Makyaj dine aykırı mıdır, şalvar cübbe sarık gibi şeylerin dindeki yeri nedir, namaz içi...

Ses-mp3

Üyelere Özel Hediye Kitap

MTA Türk

Galerimiz Resimler

MTA TÜRK (son videolar)