Mta-türk videolar için tıklayınız.

Müslüman Ahmediye Cemaati, uluslararası alanda Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya ve Avrupa’nın 206 ülkesinde şubesi bulunan dinî bir cemaattir. Bu, dünya genelinde 300 milyon üyeyi kapsayan, çağdaş tarihin en dinamik İslâm topluluğudur.  Ahmediye Cemaati, 1889’da Hindistan’ın Pencap Bölgesinin, Kadiyan adında küçük ve ıssız bir köyünde Mirza Gulam Ahmed (1835-1908) tarafından kurulmuştur. Kendisi, âhir zamanda tüm dinlerin beklediği kişi, yani beklenen müceddid (Mehdi ve Mesih) olduğunu iddia etti. Kurduğu cemaat, İslâm’ın ilk günlerindeki berraklığı taşıyan hayırlı tebliğinin  -sulh, umumî kardeşlik ve Allah’ın iradesine teslimiyet – bir kuruluşudur. Hz. Ahmed  İslâm’ı, insanlığın dini olarak tanıttı. “Doğru yoldaki insanların dini.” (Beyyine-6.Ayet)

Ahmediye Cemaati, bu zihniyetle bir asır içinde dünyanın her köşesine ulaştı. Cemaat bazı ülkelerde şiddetli baskılara maruz kalmasına rağmen, yerleştiği her yerde sosyal projeler, eğitim enstitüleri, sağlık hizmetleri, İslâmî yayınlar ve cami inşaları ile İslâm’ın hayırlı hizmetlerini hayata geçirmektedir. Ahmedî Müslümanlar, yasalara uyan, barışçı, azimli ve hayırsever bir cemaat olma hüviyetini hak ettiler.  İslâm’da Müslüman Ahmediye Cemaati, İslâmî ahlâkı ve manevî değerleri yeniden canlandırma amacıyla, ilâhi rehberlik doğrultusunda meydana getirilmiş bir cemaattir. Cemaat, Kur’an-ı Kerim’in şu talimatına sıkı sıkıya bağlıdır ve ona göre amel etmektedir. “Dinde zorlama yoktur,” (Bakara – 257.Ayet)

Devamını oku...

“La İlahe İllallah”ın anlamını inceleyin! “La İlahe İllallah” diyerek insan diliyle, “Kendisinin Allah’tan (c.c.) başka mabudunun olmadığını” ikrar eder ve kalben tasdik eyler. İlah; “mabud, mahbub ve gerçek maksut” anlamına gelen bir Arapça kelimedir. Müslümanlara öğretilen bu kelime, Kur’ân-ı Kerim’in özetidir. Büyük kitapların ezberlenmesi her insan için mümkün olmadığından dolayı hikmet sahibi olan Allah (c.c.), İslâmi öğretinin özünü unutmayalım diye bize küçücük bir kelime öğretmiştir. Bu kelimenin anlamı şudur; insan Allah’ı (c.c.) ön planda tutmadığı,  O’nu mabud kabul etmediği ve O’nu maksut kılmadığı müddetçe” necat elde edemez.

Bir Hadis-i Şerifte “La İlahe İllallah” diyenin cennetlik olacağı beyan edilmiştir. Bu hadis yanlış anlaşılmıştır. Nitekim bir papağan gibi bu kelimenin ezberlenip sadece dil ile bunun sık sık tekrarlanmasının yeterli olacağı ve bu kadar ikrarla Cennete girileceği zannedilmektedir. Unutulmamalıdır ki, Allah’ın (c.c.) ilişki kurduğu laf değil gönüldür. Yani bu kelimenin anlamını gönüllerinde gerçekten barındıran ve Allah’ın (c.c.) azametini hakkıyla yüreklerinde taşıyan kimseler cennetliktir.

İnsan  “La İlahe İllallah”a içtenlikle iman edince onun mahbubu Allah (c.c.) olur ve O’ndan başka sevgilisi kalmaz. Aynı şekilde sadece Allah (c.c.) onun mabudu olur ve O’ndan başka matlubu da kalmaz. Değil ahirette bu dünyadayken bu insan cennete girer.  Allah’tan (c.c.) başka mahbubu ve maksudu kalmayınca hiçbir musibet ve güçlük insana rahatsızlık vermez. Abdal ve kutubların makamı işte budur. “Biz de bir tek Allah’a (c.c.) tapıyor ve hiçbir zaman putlara tapmıyoruz” deyip yanılgıya düşmeyin!  Aslında Puta tapmamak bir üstünlük olmayıp rütbelerin en aşağısıdır. Manevi hakikatlerden habersiz olan Hindu bile puta tapmaktan vazgeçiyor.

 

Devamını oku...

İslamiyet’te üçüncü temel itikat, vahyolunmuş kitaplara inanmaktır. Bu inanç acayip değişikliklere uğramıştı. Müslümanlar vahyolunmuş kitaplar hakkında ve bilhassa Kuranı Kerim hakkında, ilginç fikirler beslemeye başlamışlardı. Zaten bir Müslüman için Kuran’a iman etmek esastır, öteki kitaplara iman etmesi usulendir. Çünkü onlar tahrife uğramış ve asıl şekillerini kaybetmişlerdir.

Ama Müslümanların Kuranı Kerim hakkında beslemeye başladıkları fikirler çok tuhaftır. Kuranı Kerime ait hakikati Vâdedilen Mesih’ten öğrendiğim için, o fikirler bana daha da tuhaf görünüyor. Gerçekten, Vâdedilen Mesih olmasaydı, Kuranı Kerime dair birçok masalları ben de kabul edecektim. Kuranı Kerim ile ilgili olarak öğretilen ve benimsenen en acayip fikre göre, Peygamber Efendimiz öldükten sonra Kuranı Kerimin içeriği, tamamen değilse bile, kısmen ortadan kaybolmuştu. Bazı muteber İslam müellifleri Kuranı Kerimin şimdiki metninde bile insan müdahalesinin izleri bulunduğunu söylemişlerdir.

Devamını oku...

Maalesef gayr-i Müslimler özellikle Hıristiyan doğubilimciler Kurân-ı Kerim’de hiçbir gaybi haber olmadığını savunurlar ve böylece bunun Yüce Allah tarafından indirilmediğini kanıtlamaya çalışırlar. Bu kadarla da kalmayıp Terry Jones adlı bir papaz gibi birçok Hıristiyan din bilginleri bu yüce kitabın hâşâ nefreti öğrettiğine inanırlar. Bu düşüncelerinin etkisiyle geçen günlerde Kurân-ı Kerim’i yakmıştır. Ve bunun üzerine Müslümanlardan o papazı öldürelim, katledelim vs. gibi çeşitli tepkiler gelmiştir.  Gerçek tepki nasıl olmalıdır, bu konuda Müslüman Ahmediye Cemaatinin başkanı Mesih-i Mevud as’ın beşinci Halifesi Mirza Masrur Ahmed atba şöyle demektedir:

Kur’an-ı Kerim’in şerefi, yasadışı gösterilerle ve bu elim duruma sebep olanların başları için ödül ilan edilmesi ile korunamaz. Müminler Kur’an’ın üstün şerefini, ancak onun emirlerine ve öğretilerine uygun davranarak ispat edebilirler...”

Biz de Kurân-ı Kerim’i daha fazla incelemeli ve Kurân-ı Kerim ile bağımızı daha kuvvetli hale getirmeliyiz. İşte bu sebepten Kurân-ı Kerim’in yüceliğini ortaya koymak üzere ben de konuşmam için bu konuyu seçtim.

Allah’ın insanlara verdiği lütuflardan en iyisi Allah’ın kendisine giden yolu bizzat göstermesi ve rehberlik yapmasıdır. Çünkü O, bu lütfu, insanların yaradılışının başından bu yana kullarına etmektedir. Sonunda da Kuran-ı Kerim şeklinde bu nimeti nicelik ve nitelik açısından tamamlamıştır. Bir taraftan bu mükemmel ve tamamlayıcı hayat yöntemleri, kulların gerçek rabbine ulaşabilmesinin yollarını gösterir, diğer taraftan da, hayatın her bölümünde rehberlik yapar. Aynı zamanda hem Allah tarafından olduğuna, hem de mükemmel olduğuna dair öyle fevkalade deliller sunar ki, ona boyun eğip kabul etmekten başka çare kalmaz. Bu delillerden olağanüstü ve hayret verici bir delil, Kuran da muhtelif durumlar ve olaylar hakkında binlerce gaybi haberin olmasıdır.

Ayrıca bu gaybi haberler Hz. Muhammed Mustafa sav’in, Yüce Allah’ın resulü olduğunun da bir kanıtıdır.

 

Devamını oku...

Şeriat insanın içinden doğan kötü düşünceleri de “şeytani” diye adlandırmıştır. Bundan kastettiğim “şeytan diye bir varlık yoktur” değildir, çünkü iyiliklerin de ilk olarak insanın kalbinde oluştuğuna inanıyorum ve buna rağmen melekler ve onların etkilerine de inanan birisiyim.

Demek istediğim şudur ki şeraitin insanın içinde oluşan kötü düşüncelere “şeytani” demesinin arkasında yatan mantık şudur ki kötü bir düşünce insanın içinde oluştuktan sonra şeytan hemen fırsatı yakalar ve etkisiyle bu düşünceyi derinleştirmeye başlar; kök salması için elinden geleni yapar.

Devamını oku...

Bu devirde inanışlar ve imanî konularda maddi dünyanın yaptığı itirazların en büyüğü Allah’ın varlığı hakkındadır. Onlar Allah’ın varlığını inkâr ederler. Müşrik, Allah’a ortak koşmasına rağmen en azından Allah’ın varlığına inanır. Ateistler ise O’nun varlığını tamamen reddederler. Çağımızda, bilim her şeyin varlığını müşahedeye dayandırmaktadır.  Bundan dolayı ateistler “Eğer Allah varsa bize gösterilmeli, O’nu görmeden O’na iman etmemiz mümkün değildir.” derler.  Bu devirde esen rüzgârlar gençlerin kalplerinden O pak zatın izlerini silip yok etmiştir. Üniversitelerde okuyan ve oradan mezun olan sayıları da gitgide artan yüzlerce insan Allah’ın varlığını inkâr eder. Binlerce insan, içinde bulunduğu milletin veya kavmin korkusundan dolayı dışa vurmamalarına rağmen kalpleri Allaha iman etmez. Bundan dolayı biz Allah’ın yardımıyla bu makaleyi kaleme almaya karar verdik. İnşallah saadetli insanlar bundan istifade ederler.

Devamını oku...

Allahcc Kuran-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Ey inananlar! Allah’tan sakının ve kavl-i sedid (hem doğru hem de dolambaçlı olmayan bir söz) söyleyin. (Böyle yaparsanız) O, sizin için amellerinizi düzeltir, günahlarınızı bağışlar. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz o büyük başarıya ulaşır.[1]

Bugün dünya barış arayışındadır. Ama ne yazık ki, amacına diplomasi yollarıyla ulaşmaya çalışmaktadır.  Sözlük bakımından uluslararası ilişkileri düzenleyen antlaşmalar bütünü veya güç bir görüşme sırasında gösterilen ustalık ve becerikliliğe, “diplomasi” denmektedir. Ama fiilen diplomasi dolambaçlı kelimeleri ustaca kullanma sanatı anlamındadır. Bu sanatta bir kelime öylesine ustaca kullanılır ki, görüşmeyi yürüten kimse bir kelime kullanır ve kullandığı kelimenin bir manasını zihninde tutarken, muhatabın aklına kelimenin başka bir mefhumunu yerleştirmek üzere gayret gösterir. Diğer bir deyişle, diplomatik kelimeler dolambaçlı olup, bir birine ters düşen zıt anlamlar ihtiva ederler. Ancak İslam, insanın iç ve dış, maddi ve manevi, toplumsal, ulusal ve uluslararası huzuru ve barışını sağlamak için dolambaçlı ve diplomatik kelimelerin terk edilmesini ve yerine “kavl-i sedidin” kullanılmasını talep etmektedir.

Vadedilen Mesih’in III. Halifesi Hz. Mirza Nasir Ahmedar şöyle buyurmaktadır: “Kuran-ı Kerim sadece doğruyu söyleyin demekle yetinmeyip kavl-i sedidin söylenmesini istemektedir. Yani derece ve makam açısından en üstün olan doğru söz, içinde hiç bir şekilde dolambaçlık bulunmayan ve her türlü kurnazlıktan müberra kılınmış (aklanmış) bir söz.

Devamını oku...

Başkalarını incitmekten çekinme başlığı altında toplanan ahlâkî vasıflar dört tanedir. Bunlardan her biri, muhtelif mefhumlar (kavramlar) ve hareketler ve ahlâkî vasıflar için münasip kelimeler yaratan zengin Arap dilinde, ayrı birer kelime ile ifade edilir. Evvelâ iffet manasına gelen "ihsan"ı inceleyeceğiz. Bu kelime, erkeklerde ve kadınlarda cinsî münasebet fiili ile ilgili bulunan fazilet ve meziyete delâlet eder. Günahkârların başına bu dünyada rüsvalık ve perişanlık ve öteki dünyada şiddetli azap getirdiği gibi, onlara yakın olanları da üzen ve mahcup duruma düşüren gayrı meşru cinsî münasebetten ve ona takaddüm eden (önayak olan) hareketlerden sakınan erkeğe "Muhsin" ve kadına "Muhsine" denir. Bir kocaya karısını ve çocuklara analarını kaybettiren ve suçlu karı ile birlikte suçsuz kocanın ve çocukların yuvasını başlarına yıkıp, huzurlarını altüst eden bir ayartıcıdan daha habis ve daha melun kim olabilir?

"İhsan" yani iffet, tabir eylediğimiz bu paha biçilmez ahlâkî vasıf ile ilgili olarak akılda tutacağımız ilk şey şudur ki: tabiat bir insana şehvanî arzu vermemişse, o insan bu arzuyu gayrı meşru şekilde tatmin etmekten çekindi diye, hürmet ve itibara lâyık olmaz. Binaenaleyh (bunun için), tabiat bir insana bu şekilde kötü bir fiil irtikâp etme (fiile girişmek) kabiliyeti vermedikçe, "ahlâkî vasıf" tabiri sırf öyle bir hareketten çekinme hakkında kullanılamaz. İnsanın içine tabiatın koyduğu şiddetli arzuya rağmen çekinmektir ki, yüksek ahlâkî vasıf diye hürmet ve itibara lâyık olur. Çocukluk çağı, cinsî iktidarsızlık, hadım edilme veya ihtiyarlık halleri, gayrı meşru fiilden çekinmenin mevcudiyetine rağmen, iffet dediğimiz ahlâkî vasfı hükümsüz kılar. Bu gibi hallerde şiddetli arzuya karşı mukavemet yoktur ve gayrı meşru fiilden çekinme tabiî bir durumdur. Binnetice (sonuç olarak), adaba riayet veya muhalefet mevzu bahis değildir. Bu, yukarıda belirttiğimiz gibi, tabiî haller ile ahlâkî vasıflar arasındaki önemli bir farktır. Birincisinde aksi istikamete gitme temayülü yoktur, ikincisinde ise iyi ve kötü arzular arasında bir mücadele vardır ki, muhakeme kabiliyetinin kullanılmasını gerektirir. O halde, yukarıda beyan eylediğimiz gibi, bulûğ çağına varmamış çocuklar ve zaptu-rapt altında tutulması gereken şehvanî arzudan mahrum erkekler, davranışları iffete benzese bile, ahlâkî bir vasfa sahip oldukları iddiasında bulunamazlar. Bu, kendi ihtiyarları (seçimleri) dâhilinde bulunmayan tabiî bir durumdur.

 

Devamını oku...

Mirza Tahir Ahmed Hazretleri Cuma Hutbesinde, duanın aşağıdaki bahsedilen durumda şartsız olarak kabul edileceğini söyledi;

1)      Güçlük içinde ve çok zor durumda olan insanın,

2)      Savaş altındaki insanın

3)      Bir annenin çocuklarını korumak amacıyla ettiği duanın

4)      Yolculukta olan insanın.

5)      Oruç tutanın orucunu açmadan önce ettiği dualar da daha iyi kabul görür dedi.

1 ci Halife şöyle demiştir:

“Ne dua edersek edelim, Allah daima zor durumda olan insanın duasını kabul eder. İnsanoğlu duaya ne kadar çok yönelirse, o kadar çok Allah’a (C.C.) yakınlaşır ve takvada ilerler. Yüce Allah (C.C) da “, Bana ve benim kanunlarıma itaat edin ve bana güvenin ve asla inancınızı yitirmeyin” der."

 

Devamını oku...

 

Hutbe Özeti

Seyyidna Hazret Halifetü’l Mesihi’l Hamis Atba, 2 Aralık 2016’da Londra’daki Beyt-ül Futuh camiinde Cuma hutbesi irşad etti. Hutbe, çeşitli dillerdeki tercümesi ile birlikte MTA’da canlı olarak yayınlandı.

Teşehhüd, taavvuz ve Fatiha suresinden sonra Huzur-i Enver (Atba) şöyle dedi:

Bazı insanlar, bazı görevliler veya görevli olmayan insanlar aleyhinde şikayette bulunurlar ve o şöyle yaptı, böyle yaptı, derler. O şu suçu işledi, bu şeriate aykırı filan harekette bulundu, derhal bunlar aleyhinde işlem yapılmalı çünkü bunlar cemaatin adını kötüye çıkarıyorlar, derler. Fakat genellikle böyle yazanlar, kendi isimlerini yazmazlar, ya da farazi bir isim ve farazi bir adres yazarlar.  Açıktır ki böyle insanların şikayeti ile hiçbir işlem yapılmaz, yapılamaz. Bir müddet geçtikten sonra da, “şimdiye kadar bir işlem yapılmadı, eğer işlem yapılmazsa bu büyük bir zulüm olacaktır,” diye tekrar şikayet gelir.

Devamını oku...

25 Kasım 2016 Cuma Hutbesi özeti

Her Ahmedi, özellikle görevliler, emanetlerin hakkını vererek insaf ve adaletin yüce seviyesine göre karar verip vermedikleri konusunda kendilerini muhasebe etmelidir.

Seyyidna Hazret Halifetü’l Mesihi’l Hamis Atba, 25 Kasım 2016’da Londra’daki Beyt-ül Futuh camiinde Cuma hutbesi irşad etti. Hutbe, çeşitli dillerdeki tercümesi ile birlikte MTA’da canlı olarak yayınlandı.

Huzur-i Enver hutbenin başında Maide suresinin 9. Ayetini ve tercümesini okuduktan sonra şöyle dedi:  Biz dünyaya, dünyanın sorunlarının çözümünün Kuran-ı Kerim’in talimatlarında olduğunu söylüyoruz. Kanada’da bir gazetecinin, dünyanın sorunlarının çözümü hakkındaki sorusundan bahsederek Huzur-i Enver, ben ona şöyle cevap verdim dedi: Siz dünya insanları ve dünyevi güçler, kendi iddianıza göre dünyada barışı sağlamak ve terörü durdurmak için bütün çabaları harcadınız, ancak sorunlar aynı şekilde durmaktadır. Bir tek çare şimdiye kadar kullanılmadı o da Kuran talimatlarının ışığında sorunu halletmektir. Böyle söyleyince onlar sessiz kalırlar. Müslüman ülkeler bile gerçek talimata göre hareket etmediler ve bunun neticesinde en fazla fesadın içine düşen onlardır. Bu en büyük trajedidir. Bana herhangi bir gazeteci direk olarak, “o emirlerin fiili bir örneği varsa o halde bu ülkeler önce kendilerini ıslah etsinler,” şeklinde bir söz söylemedi; Ancak bu soru onların zihninde doğabilir. Bu yüzden ben yabancılara hitap ettiğimde genellikle Müslümanların durumundan bahsedip ondan sonra da yabancı güçlere kendi yüzlerini gösteririm ve anlatırım ki onların İslamî talimatlara göre hareket etmemeleri bile İslam’ın ve hz. Resulüllah’ın (sav) doğruluğunun delilidir. Çünkü bu, gaybî haberlerde zikredilmiştir. Bu yüzden bir Ahmedinin bu durumlardan dolayı üzüntüye garkolmak yerine, bir bakımdan mutlu olma vesilesidir ki bizler o gaybi haberlerin ikinci kısmını yerine getirenlere dâhiliz.

Devamını oku...

18 Kasım 2016 Cuma Hutbesi özeti

Kanada’da 2 Barış Sempozyumu, 3 Cami açılışı, Parlamento’da konuşma gerçekleşti. Bunların hepsi Allah’ın lütfudur, bizim bunun değerini idrak etmemiz lazım.

Seyyidna Hazret Halifetü’l Mesihi’l Hamis Atba, 18 Kasım 2016’da Londra’daki Beyt-ül Futuh camiinde Cuma hutbesi irşad etti. Hutbe, çeşitli dillerdeki tercümesi ile birlikte MTA’da canlı olarak yayınlandı.

Huzur-i Enver, Kanada turu ile ilgili olarak Calsa Salanaya ilaveten diğer meşguliyetlerinden ve programlarından bahsederek şöyle dedi: Allah’ın lütfu ile Kanada Ahmediye Cemaati de dünyadaki diğer birçok Ahmediye Cemaatleri gibi ihlas ve vefa konusunda adımını ileri atan cemaatlerdendir. Genç erkekler ve genç kızlar bile cemaat işlerinde ileri atılma ruhu kazanmışlardır. Özellikle basın ve medya konusunda gençler çok iş yaptılar. Geniş ölçüdeki planlama ile tanıtım yaptılar ve Allah-u Teala onların bu çabasının meyvelerini de verdi. Ancak bu defa, medya ile ilişkide apaçık bir fark görüldü. Aslolan şu ki bu, Allah’ın özel ihsanı oldu, onların çabalarına Yüce Allah hesapsız bereket verdi. Basında bizimle ilgili herhangi bir haber çıksın da Cemaatin tanıtımı gerçekleşsin diye çaba sarfedilir; fakat medya titiz davranırdı. Bu defa durum şu oldu: Medya, Ahmediye Cemaati İmamı ile röportaj yapmak veya görüşmek için peşimize düşmüştü ama vakit darlığı yüzünden mecburen medya mensuplarına mazeret bildirmek zorunda kalındı. Şimdi oradaki bizim medya ekibimizin, mazeret bildirilenler ile görüşüp yazılı olarak mazeret sunmaları gerekir. Bu, gelecekteki irtibatlar için zorunlu bir şeydir.

Devamını oku...

11 Kasım 2016 Cuma Hutbesi özeti

Allah-u Teala MTA televizyonumuzu, Hilafet ile Cemaat arasındaki bağın vesilesi kılmıştır. Hutbeleri mutlaka dinleyin, özetini dinlemek ile tamamını dinlemek arasında büyük fark vardır.

Seyyidna Hazret Halifetü’l Mesihi’l Hamis Atba, 11 Kasım 2016’da Kanada Kalgari’deki Beyt-ün Nur camiinde, Türkiye saatiyle gece 11 buçukta, Cuma hutbesi irşad etti. Hutbe, çeşitli dillerdeki tercümesi ile birlikte MTA’da canlı olarak yayınlandı.

Huzur-i Enver, hutbenin başında hz. Mesih-i Mevud’un (as) iki yazısını sundu. Kendisi şöyle der: Dünyada insan malı çok sever. Bu yüzden rüya tabirinde şöyle yazılıdır: Eğer birisi rüyasında, ciğerini çıkarıp birine verdiğini görürse bunun anlamı maldır. Allah’ın yarattıklarına dert ortağı olmanın büyük bir kısmı malını harcamaya bağlıdır ki bu olmadıkça iman tam ve kuvvetli hale gelmez. Malını Allah yolunda harcamak da insanın temiz fıtratlı ve takva sahibi oluşunun bir ölçüsüdür. Gerçek mutluluğun dayanağı olan Allah’ın rızası, geçici sıkıntılara katlanılmadıkça elde edilemez. Allah’ın rızası için sıkıntıları umursamayan insan ne mübarektir. Bu çağda dünya zanneder ki, onların mutluluğu ve kalp huzuru, mal biriktirmek ve onu sadece kendi rahatı için harcamakla elde edilir. Ancak, İslam’ın gerçek şuuruna varmış bir müminin düşüncesi şudur: Allah’ın, dünya nimetlerini ve kolaylıklarını insan için yarattığına şüphe yoktur, ancak hayatın asıl maksadı, Allah’ın rızası, takva üzerinde yürümek, Allah-u Teala ve O’nun mahlukatının hakkını eda etmektir. Gerçek huzur, mal harcamaktadır. Araştırdığımızda, dünyadaki fesat ve fitnelerin, afra tafra yapıp böbürlenmenin sebebinin, zenginlik sevgisi ve hevesi olduğunu görürüz.

Devamını oku...

Eğer dirilerin duasını aramak şirk değilse ölülerin duasını aramak neden şirk olsun? Üstüne üstlük hadislerden ölülerin bizi duyabildikleri de anlaşılıyor. Her şeyden evvel doğanın kanununun ötesinde kalan işler için ne ölüden ne de diriden bir şey istenemez. Zaten diriden de bir şey istemiyoruz, sadece dua etmesini rica ediyoruz. Ölüler bizi duyabiliyor olabilirler ama unutulmamalıdır ki bu duymaları ancak özel durumlarda ve Allah’ın izniyle olur. Ağzımızdan çıkan her şeyi duymazlar. Sadece dünyadaki akraba ve yakınlarla bir bağı kalsın diye Allah’ın izniyle bazı özel şeyleri duyabiliyorlar. Bu durumda duyup duyamayacağı bile belli olmayanlara dua için rica etmek boşa kürek çekmeyi benzer. Bu zamanı böyle heba edeceğimize doğrudan Allah’a dua etmek çok daha mantıklıdır.

Devamını oku...

Konuya girmeden önce şunu ilan edeyim: Hz. İsa (as)’ya düşman olan Yahudiler onu idam etmeyi tasarlıyordular, fakat Allah’ın (C.C.) tasarladığı ise onu kurtarmaktı ve O tasarlayıcıların en üstünüdür. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah (c.c.) tarafından vahyedilen Kuran, Hz. İsa (as)’nın haç’ta ölmediğini ilan ediyor. Çarmıha gerilip orada baygınlık geçirmesine rağmen orada ölmüş gibi göründüyse de canlı olarak indirildi.

Sonra yerleştirildiği kubbeli mezarında tedavi görerek iyileşti. Havarilerine daima gizlice görünürdü ve bir müddet sonra Filistin ve Afganistan üzerinden Keşmir’e hicret edip oranın yerli Yahudilerine İncil’i tebliğ etti. Keşmir’de 120 yaşında vefat edip orada defnedildi.

Binlerce sene, çarmıh olayının içyüzünü bilen pek az kişi oldu. Fakat İsa (as)’nın çarmıh’a gerilmesi vasıtasıyla insanlığın günahlarının affolunacağı dogmasının kırılması günümüze kısmetmiş. Allah (c.c.) Hz. Muhammed (s.a.v)’e işbu çağımızda çarmıh’ı kıracak İsa (as)’nın ikinci zuhurunun vuku bulacağını bildirmişti. Çarmıhı kırmanın anlamı İsa (as)’dan sonra bazı Hıristiyanlar tarafından üretilegelmis Hıristiyanlığın yanlış inançlarını delillerle çürütmektir.Yani İsa (as)’nın çarmıhta can vermesi vasıtasıyla insanlığın günahlarından arınması inancı.

 

Devamını oku...

KURBAN BAYRAMI HUTBESİ - 31 EKİM 1914 – DARÜ’L ULUM KADİYAN

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِى السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبٖينٌ (Bakara, 209)

Ey inananlar, hepiniz tam teslimiyete girin ve şeytanın (ayak) izlerine uymayın. Şüphesiz o, sizin apaçık düşmanı­nızdır.

Bugüne kurban günü denilmektedir. Müslümanlar arasında çok kurban kesilir, yüzbinlerce keçi koyun, binlerce deve sığır Allah’ın adına kurban edilir.

Kurban nedir ve onu yapmanın gereği nedir?  Bu sorunun cevabı, kurban isminin kendisinden belli olmaktadır ki Allah’a “kurb” yani yakınlık elde etmek için yapılır. Ve işte bunun sayesinde Hüda Teala’ya kurb hasıl olur. Dünyada bir çok defa kurban yapılır ve bu gün de yapılmaktadır. Bazıları kendi putları için, bazıları tanrıçaları için ve bazıları peygamberleri için kurbanlar sunarlar, hatta kendi oğullarını bile kurban ederler. Hazret-i İbrahim (as) vasıtasıyla Allah-u Teala dünya ehline anlattı ki putlar ve peygamberler için kurbanlar kesmenin hiçbir hakikati yoktur. Eğer siz oğullarınızı kurban etmek istiyorsanız biz size şu şekilde kurban etmenizi öğretiyoruz: Bakın! Biz, bir oğulu İbrahim’e kurban ettirdik. Rüyada, ona oğlunu keserek kurban etme manzarası gösterildi. Biz bunu öyle bir renkte anlattık ki onu, kendi kendini din için feda edebilecek şekilde yetiştir, dedik.  Bütün hayatını din için vakfetsin.  Nitekim aynen böyle oldu. Hazret-i İbrahim (as) kendi evladını, “vadi ğayri zi zer’in” (kimsenin yaşamadığı çorak bir arazi) de Allah’ın emriyle bıraktı. Orada ne su vardı, ne de yiyecek, ne bir arkadaş ne de yardım edecek biri. İşte onun oğlunu kurban etmesi buydu. Ve bu, çok büyük bir fedakarlıktı. Oğlunu kendi eliyle kesmek kolaydır ancak viran ve ıssız bir ormanda, hiçbir yardımcı olmaksızın, hiçbir yiyecek içecek olmaksızın bırakıp dönmek zordur. Çünkü kurban kesen bilir ki, bir anda canı çıkacak ve ondan sonra hiç bir sıkıntı kalmayacak. Ama çölde bu şekilde bırakmanın görünür anlamı sadece şu ki, titreye titreye kim bilir ne zaman can verecek ve ayaklarını sürüye sürüye canı çıkacak. Fakat Yüce Allah’ın emri böyleydi ve O demişti ki kim Benim emrime göre evladını feda ederse onun evladı dünyada asla zayi olmaz.

Devamını oku...

Herşeyden önce bilinmelidir ki; namazdan tat almak bir-iki günlük bir şey değildir. Devamlılık ve çaba şarttır ve tat alabilmeyi öğrenmenin yolu da namazı ayakta tutmaya çalışmaktan geçer. Yani bu yolları namaz kılmadan öğrenmekte mümkün değildir. Bugün tatsız kılınan namazlar bile ayakta tutulmaya çalışılır ve devamlılık ve çaba ile birlikte aşağıdaki yöntemlerle birleştirilirse namaz daki lezzet keşfedilecektir.

Mehdi (a.s.) "Bir insan uzun süre namaz kıldı ama gözünden bir damla yaş akmadı ise onun kalbinde hastalık vardır." der. Yani kalbimizi hastalıklardan arındırmadıkça o aranan namaza ulaşılamıyor. Ancak kalbi hastalıklardan arındırmanın yolu da yine namazdır. Ben bugün güzel namaz kılamam ilerde diyen bilsin ki şeytanın kendisini kandırmasına izin veriyor. Çünkü namaza ilerde de başlasa aynı manevi süreçler baştan başlayacaktır. Namaza bir gün önce bile başlayabilmek bazen insan hayatını tümden değiştirir.

Ancak bugün Müslümanlar tatsız tuzsuz hiçbir şey anlamadan ve sadece borç ödemek için namaz kılmaktadırlar. Aslolan ise tat alarak namazı hayatımızın vazgeçilmezi yapmak olmalıdır.

Devamını oku...

Jalsa Salana

Çocuklar İçin Oyunlar, Bulmacalar

Mta Tv (Tr - De)

Mta-tv

Sosyal Medyamız

Ahmediyet'e Davet

Multimedya

Dergimiz 18. sayısı

3. Dünya savaşının tartışıldığı şu günlerde

İLAHİ UYARICIDAN BİR UYARI

Kur'an Meali

Cemaatimiz tarafından hazırlanan İkinci Kuran Mealimiz Yayında

Her Sureden önce açıklaması, Arapçası ve Türkçesi aynı hizada, Geniş indeks, Geniş Dipnotlar

Kitap

Downloads: 189

Hilâfet kelimesi ne demektir? Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Resulüllah’ın (s.a.v.) hadislerinde hilâfetten bahsedilmiş midir? Ümmet büy

Video

Downloads: 60

Allah yolunda mal fedakarlığı yapmanın bereketleri, Tahrik-e Cedit

Ses-mp3

Namaz Vakitleri

Bölge :

Üyelere Özel Hediye Kitap

MTA Türk

Galerimiz Resimler